Bu şehr-i Stanbul da sen de milyon renk.
Ben diyeyim milyar ses.
Yüz binlerce tablo.
Görüntü, hikâye, eski dostluklar, aşklar, kavgalar,
kinler, sevgiler, saygılar.
Bir kez daha Fikret in Aşiyan ını tırmanıyorum.
Artık sanat eserlerini vasıtalar gittikçe bizden
uzaklaştırmakta.
At arabaları hâlâ şehrin kalbinde yaşasa idi belki de
daha rahat ulaşabilecekti insanlar, kültür değerlerine.
Ama teknoloji toplamış bütün ordularını üzerimize geldiği
için.
Ahali, artık sanat ve kültüre ayrı bir gezegen gibi uzak
kalmakta.
Trafik, yolda kalma çilesi, eve bir an önce dönme
düşüncesi kültürel varlıklarımızı bizden uzağa düşürmekte.
Bu yüzden Aşiyan ı görmek eskiden daha sık gerçekleşirdi
hayatımda.
Şimdi 10 yılda bire düştü.
O da bir dost ve arkadaşı götürmek vesilesi ile.
Gerçi bir sanat eserini yirmili yaşta görmek başka,
otuzlu yıllarda daha başka, kırklı yaşlarda bambaşka, ellili demlerde apayrı,
altmışlı, yetmişli yıllarda ise fevkalade bir terkip ve yorum sunmakta.
Aşiyan ın bu iktidar döneminde daha fazla üzerine
düşüldüğünü gördüm.
Eskiden köhne bir müze idi ve tek görevlisi vardı o gün
gördüm ki, kalabalık bir kadroyu görevlendirmiş Büyükşehir Belediyesi.
Teşrifat konusunda da ellerinden geleni yapmışlar,
boyanmış, tamir edilmiş, yeni materyallerle zenginleştirilmişti.
Bahçesinde Amerikalı turistler sere serpe uzanmış
dünyanın en güzel manzarasının keyfini çıkarıyorlardı.
Tevfik Fikret de buraya kapanmış, bedbin, kötümser, ilk
karşılaştığı kişiye bile kadim dostlarını şikâyet etmekten çekinmeyen kötümser
bir ruh hali ile yaşamıştı.
Bu rüya kadar güzel manzara, onun ruhunun karanlıklarını
giderememiş belki de bir cinnet anında yazmıştı, Tarih-i Kadim şiirini.
Ne kadar kutsal varsa, Yaradan ı, kutlu kitabı, ahıreti
hepsini bir kalemde tasfiye etmişti.
Zamanının gençliğini bu şiir çok etkilemiş, çok
benimsenmiş ve dine soğukluk denilebilir ki gençler arasında bu şiirle
başlamıştı.
O gün Aşiyan ın uzun merdivenlerini inip aşağıya
vardığımızda Bebek sahilinde bir grup gencin imza topladıklarını gördüm.
Masanın üzerinde kocaman bir pankart, Başbakan istifa
yazıyordu.
Eğer vasıta içinde olmasa idik oradan yürüyerek geçmeye
korktum.
Öfke ile bakıyorlardı.
Bedbin, kötümser, nefret dolu.
Yanlarından geçmeye niçin korktuğumu düşündüm.
Onlar benim ülkemin çocukları idi.
Ama besin kaynakları nefretle yüklü idi.
İzmir deki başörtülü genç öğretmeni, trende linç etmeye
kalkmışlardı, bebeği ile evine giden anneyi öldüresiye dövmüşlerdi.
Sadece bu haberler tedirgin etmiyordu bizleri.
Son otuz yıldır -o da benim hatırladığım- kolaysa
Bebek te, Etiler de mütedeyyin bir aile, sahilde bir çay bahçesinde oturmak
gibi bir gaflette bulunsunlar.
Hilal kaşlar kalkar, laflar atılırdı.
Bu gericilerin burada ne işleri var rahatsızlığı had
safhada yaşanırdı.
Aile de etrafa verdikleri zencilik rahatsızlığı dolayısı
ile özür diler gibi çocuklarını alır, mekândan ayrılırlardı.
Amerika da bir zamanlar restoranlara, okullara,
hastanelere alınmayan zencilerin dramını fazlası ile yaşadı bu ülkede
mütedeyyin halk.
Bazı doktorlar örtülü anneleri, çocukları yanında
azarladı.
Okullarda öğretmenler evlatları yanında anneleri tören
alanından çıkardı.
Oğlunun yemin töreninden kovulan asker anaları, kan
kustu.
Şimdiyse gayet modern kadınların dillerinde bu milletin
anaları için ağza alınmayacak küfürler.
Hayatımda duymadığım bir hakareti geçen gün süslü bayan,
elinde pankart olarak taşıyor ve utanmıyordu.
Ölmüş anneleri bile mezarında rahat bırakmayan o
pankarttan ben çok utandım.
Ananın o gece başı ağrısa idi, bugün Türkiye nin başı
ağrımayacaktı.
Ülke insanının nefret dozuna, edep ahenginin yitirilişine
baktım.
En kutsal değerlere küfreden Tevfik Fikret in dünya
güzeli eşi Nazıma Hanım ın fotoğrafına o gün iyice baktım.
Yüreğimde Fikret e bir nefret yoktu.
Sadece acıma duygusu vardı.
Kötümserliğin insanları sürüklediği zavallı duruma,
sadece hüzün duydum.
Bir de, ömrünü bu milletin değerlerine adamış Mehmet
Akif in İstanbul da müze yapacağımız bir evi bile yoktu.
O hep yoksuldu, Aşiyan gibi lüks bir köşkün sahibi olamamıştı.
Hep kira evlerinde yaşadı.
Ama edebi, sevgisi, saygısı ile yüreğimizde abide kaldı.