Asım Olmak

Abone Ol

Bazı isimler vardır, adları yüzlerce yıl evvelde kalmış da olsa hâlâ gündemimize oturur. O isimleri anıp koca koca laflar ederiz. Sloganlaştırır ve üzerlerinden prim yapmak isteriz. “Biz Fatihlerin nesliyiz” deriz ama Fatih’i bilmeyiz. “Selahattin’in torunuyuz” deriz ama Selahattin dini için ne yapmış bilmeyiz. Bu isimlerden biri de bugünlerde biraz daha sık duyduğumuz Asım’dır…

Çocukluğumuzda duyup da büyük bir kahraman olarak hafızalarımıza kazıdığımız Asım bin Sabit’i şimdi yeniden hatırlamamız, tanımamız ve onun fedakârlığını idrak etmemiz lazım belki de.

Bize Asım gibi olma hayalleri kurduran, Bedir’de de Uhud’da da savaş veren bu büyük hayatın Hakka yükselişi şöyledir: Dinimizi ve Kutsal Kitabımızı öğretmek için bir kabileye göndermişti Allah Rasulü Asım’ı. On kişilik bir heyetin başındaydı. Uhud’da ölen yakınlarının intikamını almak için başlarına ödül koymuştu müşrikler. Ve sırf ödül için “Biz de Müslüman olduk ve dinimizi öğrenmek için öğretmen istiyoruz” diyen yalancılarla müşriklerin tuzağından habersiz devam ediyorlardı yollarına. Yürüdükçe şehadete yaklaşıyorlardı. Yaklaştıkça mucizeye şahit oluyorlardı...

Etrafları sarıldı. “Teslim olun” dedi onları tuzağa düşürenler. Ama teslim olmak diye bir şey yoktu Asım’ın korkusuz yüreğinde. Sadağında kalan yedi okuna elini atarken bir yandan da “Allah’ım ben Senin dinini korudum Sen de benim bedenimi koru, bu müşriklerin eline geçirme” diye dua ediyordu. Attığı her okla bir müşriği yere deviriyordu. Sonunda ayağından yara aldı ama son nefesine kadar dininin savunucusu olmakta kararlıydı. Kılıcını kınından çıkardı ve kınını kırdı. Bu ölünceye kadar savaşmak demekti. Ve son nefesine kadar savaşıp yaralı haline rağmen kâfirleri yerle bir etti. O şehadete erdi ama mucize yeni başlıyordu.

Ödül konan başını gövdesinden ayırmak için yanına yaklaşmaya çalışıyordu kâfirler. Fakat bir anda Asım’ın duası zuhur etti ve bir arı sürüsü gelip Asım’ın vücudunu kapattı. Arılardan yanına yaklaşamayan gözü dönmüşler akşama kadar beklediler. Arılar gitti fakat bu kez de bir rüzgâr geldi ve onun şehadete ermiş bedenini kafirlerin oyunlarının içinden koparıp uzaklara götürdü. Asım hem dini için sonuna kadar vuruşmuş hem şehadete kavuşmuş hem de bedenini kâfirler çiğneyemeden cennete uçmuştu...

O halde neydi Asım olmak, Asım’ın nesli olmak İslam için değişmek, hak dava için gelişmek mi Rahman’ın, cahiliyenin üzerine doğan nurunda yeniden hayat bulmak ve önceye dair ne varsa silip atmak mı Dinin tüm emirlerini, haram ve helallerini yüreğine nakşetmek, Allah’ın sınırlarının bekçisi olmak mı

Neydi Asım olmak Dava delisi olmak mı “Haydi göreve” dendiği zaman arkasına bakmadan yerinden fırlamak ve verilen görevi yapmadan dönmemek mi Cesur olmak, Allah düşmanları karşısında söylemce de eylemce de korkusuzca savaşmayı dini saymak mı “Nasıl vuruşacaksınız” dendiğinde “Uzakta oldukları zaman yay ve oklarımızla, taş yetişecek kadar yakınımıza geldikleri zaman taşla, mızrak yetişecek kadar yakınımıza geldikleri zaman mızraklarımız kırılıp parçalanıncaya kadar mızrakla, kırılınca da kılıçlarımızla” cevabını verecek korkusuz bir yüreğin sahibi olmak mı

Allah’ın dinini korumak, bu din yükselsin diye kendi canından, kendi hayatından geçmek mi “Ben Senin dinini korumak için savaştım Sen de beni koru ya Rab” demenin rahatlığıyla kendini Yüce Mevla’ya teslim edebilmek mi Rasulü ile irtibat halinde olmak, kilometrelerce uzakta bile olsa içinde bulunduğu durumun Efendisine duyurulmasından gurur duymak mı ...

Evet, “İşte Allah kendi dinini koruyanları böyle korur” dendiği zaman akla gelebilecek bir mucizenin adıdır Asım bin Sabit. Çanakkale Şehitlerine “Asım’ın nesli” diyen şair öylesine bir isim seçmemiştir. Çünkü Asım olmak zamanın süper güçleri karşısında eğilip bükülmeden durmayı gerektirir. Dininden taviz vermemeyi, bir kere “Lailaheillallah” dedikten sonra yerli yabancı bütün putları silip atmayı gerektirir. Aciz olmamayı, aciz kalmamayı, güçlü ve cesur olmayı, dini için kendini hiçe saymayı gerektirir.

Asım olmak hangi zamanda olursa olsun yürekli olmayı gerektirir. Batılın karşısında olmayı, zamanımızın müşrikleriyle müttefik olmamayı gerektirir. Asım’ın nesli olmak kendi bedenimizi de kardeşlerimizin bedenini de korumayı ve kâfirlere kirletmemeyi gerektirir. Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da, Mısır’da, Doğu Türkistan’da Müslümanlara saldırılırken sadağındaki son oku da kullanmayı ve kılıcını zalime uzatırken kınını kırmayı gerektirir. Vel hâsılı kolay değildir Asım olmak, Asım’ın nesli olmak...