“Asıl musibet ve Muzır musibet, dine gelen musibettİr”

Abone Ol

Bugün bütün dünya kabul etti ki korona büyük bir musibettir. Bu musibet dünyevî hayatımızı tehdit etmektedir. Buna karşı tedbir almak da Allah-u Teâlâ’nın “Tekvinî kanunlarından”dır. Bütün zihinler bu gözle görülmeyen virüsün etkilerine ve dünya hayatımızı tehdit etmesine şartlanmışken, inançsızlık ve bid’atlar “virüsü” hiç hatıra gelmemektedir. Oysa koronavirüs çok mahdut olan (haydi diyelim yüz sene) dünyevî hayatımızı tehdit ederken, inançsızlık ve bid’atlar virüsü ebedî hayatımızı tehdit etmektedir. Aslında asıl musibet ve asıl tehlike de odur.

Bediüzzaman Hazretleri, Enbiya Suresi’nin 83. ayet-i kerimesinin tefsiri mahiyetinde olan İkinci Lem’a isimli eserinde şöyle diyor: “(…) Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyeden her vakit dergâh-ı İlâhiye’ye iltica edip feryat etmek gerektir.

Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında musibet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmanî’dir. Nasıl ki çoban, gayrin tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki, zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnunâne dönerler. Öyle de, çok zahirî musibetler var ki, İlâhî birer ihtar, birer ikazdır. Ve bir kısmı kefaretü’z-zünuptur  (günahların bağışlanmasına vesiledir). Ve bir kısmı gafleti dağıtıp, beşerî olan aczini ve zaafını bildirerek bir nevi huzur vermektir. Musibetin hastalık olan nev’i, sabıkan geçtiği gibi, o kısım, musibet değil, belki bir iltifat-ı Rabbanî’dir, bir tathirdir (temizlenmektir)” (Lem’alar, s. 27).

Hadis-i şeriflerde ihtar edildiği gibi, Müslüman’ın ayağına taş dokunsa, canı acısa, bu, günahına kefarettir. Müslüman aynı zamanda; “Ne yaptım da ayağıma taş dokundu, bu ihtara maruz kaldım!” diye düşünmelidir. Şimdi düşünme zamanı. Bakınız bu üçüncü Cuma’dır ki Cuma namazına gidemiyoruz. Beytullah kapalı, Mescid-i Nebevi kapalı, âlem-i İslâm’ın ekser yerinde camiler ve mescitler kapalı. Peki, ne yaptık da Kader-i İlâhiye bu şekilde fetva verdirdik? Biraz düşününce günahlarımızı itiraf edeceğiz. Neler yapmadık ki? Ya da Allah-u Azimüşşân’ın ihlal edilen o kadar hükmü karşısında hangimiz ne yaptık, nasıl tepki gösterdik?

İslâmiyet sade güzelliktir. Temizlik, iffet, hayâ, doğruluk, dürüstlük, kardeşlik, yardımlaşma, iyilik, ahlak, fazilet, adalet, bütün haramlardan şiddetle kaçınma dinidir.

Müslüman demek, Halife-i rû-yi zemin demek. Cenab-ı Hak insanı işte bu vazifeyi yüklenmesi için yaratmıştır. İnsanın yaratılışının hikmetinin anlatıldığı Bakara Suresi’nin 31-33. ayet-i kerimelerinin mükemmel şekilde tefsir edildiği, Bediüzzaman Hazretlerinin cephede iken yazdığı İşârâtü’l İ’caz tefsirine yazılan şerhin 7. cildini okuyorum. Bakınız bu konu ile ilgili ne deniliyor: “(…) Ve keza, Allah’ın, nev-ı insanı, yeryüzünde halife seçip tavzif etmesi (vazifelendirmesi), icra-yı ahkâm-ı İlâhiye içindir. Yani, Allah’ın gönderdiği kanunları insanlar arasında tatbik etmek ve uygulamak içindir. ‘Ey nev-i insan! Ben, seni, ahkâm-ı şeriatımı tatbik etmek için yeryüzüne gönderiyorum’ manasındadır. Demek, hılâfetin manası, ‘Allah’ın kanunlarını yeryüzünde icra etmek; hâkim kılmak’tır.

İşte bu manadaki hılâfetin ifası da, bu husustaki tam bir ilme, kâfi derecede bilgiye mütevakkıftır, bağlıdır. Eğer ilm-i tam olmazsa, hılâfet vazifesi de icra olunmaz. Öyle ise, halifenin, mutlak yüksek bir ilme ihtiyacı vardır” (Arâbî İşârâtü’l-İ’câz Meâl ve Şerhi, c.7, s. 608).

Ne hazindir ki Müslümanların kahir ekseriyeti bu hilâfet sırrını düşünmez olmuş. FETÖ gibi yüzlerce ehl-i bid’a, Müslümanların imanını, inancını zedelemiş. Bir virüs gibi maneviyat cephesini perişan etmiş. Allah-u Azimüşşân’ın iki cihan saadeti için vazettiği güzelim İslâm dini bir isimden ve resimden ibaret kalmış. Şekilden öteye gidemez olmuş. Tıpkı Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi, Allah’ın dini olmayan bir inanç manzumesi icat edilmeye ve yaşanmaya çalışılmış.

Ey tabip! Derdimizi sorma! Yaramız derindir. Evet, korona da bir musibet, ancak asıl musibeti unutuyoruz. İnsanın imanını, inancını, İslâm’ını zedeleyecek inançsızlık ve bid’at virüsünü… Asıl musibet ve muzır musibet işte budur…