Günlerden dün… Âşık Veysel’in vefatının 45. yılı olmuş diye bir yazı ilişti gözüme. Kimileri büyük ustanın gidişine ağlıyor kimileri Âşık Veysel’in türkülerindeki manaları kendi idrak seviyesine çekmeye çalışıyor. Öyle ya da böyle anlaşılan herkesin gönlünde bir Âşık Veysel var. Bu satırların yazarı olarak daha öncesinde yeni bir medeniyetin türküler üzerine kurulabileceğini ifade etmiş idim. Evet, türküler binlerce yıllık kadim geleneğin ve kadim bilginin izini taşıyan ve varlığını devam ettiren parıltılardır. Bu yüzden türküler söylenir yazılmaz. Tıpkı şiirler gibi şiirde söylenir yazılmaz. Her kim ki türkü yazar âşık değildir türkücüdür. Her kim ki şiir yazar şair değil şiircidir. Onlarca âşık geçti bu topraklardan onlarca gönül eri geçti… Sadece Âşık Veysel değil, Sümmanî Baba, Âşık Mahsunî ve niceleri var bizi biz yapan sazının bir teline gözümüzün yaşı sel olan. Niceleri var bizi âlemler gezdiren. Niceleri var isyanımızı dile getiren.
Veysel hikmeti taşıyan bir âşıktır. Hikmet taşınır ve her taşınan şey gibi zamanı gelince bir başkasına bırakılır. Âşık Veysel’in hikmeti taşıması ehli zahir için, söylediği türkülerde varlık anlayışı açısından bir bütünlüğün olması ile anlaşılmaktadır. Aşıkân için ise söz söylendiği makamı ifşa eder ilkesi ile anlaşılmaktadır. Âşık Veysel’in türküleri bazen fenadan bazen bekadan gelir. Her hangi makamdan gelirle gelsin bütün türküleri ilahi aşkına dayanır. Kulak verelim Âşık Veysel’e;
Beni hor görme kardeşim.
Sen altındın ben tunç muyum?
Aynı vardan var olmuşuz.
Sen gümüşsün ben saç mıyım?
Ne varise sende bende.
Aynı varlık her bedende.
Yarın mezara girende,
Sen toksun da ben aç mıyım?
Okunması kolay anlaşılması zor bir türkü esasında… Yıllarca Yunus Emre için söylenen “anlaşılır bir dille yazmıştır” yalanı Âşık Veysel içinde söylenir oldu son dönemlerde. Oysa bu türkü binlerce yıldır süzüp gelen, dilleri aşan beldeleri dolaşan vahdet-i vücut anlayışının ve Tanrı ile insan arasında var olan irtibatın en veciz şekilde dile gelmiş halidir. Aynı vardan var olmak ile ayan-i sabitenin varlığın feyzi ile ortaya çıkması arasında hiçbir fark yoktur. Sadece bu mu? Biraz daha Âşık Veysel’e kulak verelim;
Çeşitli çiçekler yeşil yapraklıdır
Renkler içinde nakşını saklar
Karanlık geceler aydın şafaklar
Uyanır cümle âlem sen varsın orda
Mevcudiyetten olan kudret kuvvet
Senden hâsıl oldu sen verdin hayat
Yoktur senden başka ilahi hayat
İnanıp kanmışım sen varsın orda
Hu çeker iniler çalınan sazlar
Kükremiş dalgalar coşar denizler
Güneş doğar perdelenir yıldızlar
Saçar kıvılcımlar sen varsın orda
Ne kadar yalın değil mi? Oysa bir kısmını alıntıladığımız bu türkü bütün âlemin Hakk’ın tecellisi olduğunun en güzel ifadeleridir. Hak gerçek var olandır. Bu gerçeklik bin bir türlü görünür. Bu birliğin görüntüde olduğunu iddia ederseniz İmam Rabbani’nin Vahdet-i Şuhud’una varırsınız. Bu birliğin ontolojik birlikteliğini iddia ederseniz ol vakit İbn Arabî’nin vahdet-i vücut’a varırsınız. Neye varma niyetiniz olursa olsun varacağınız menzil Hak’tan başkası değildir.
Öz ağlamadan göz ağlamaz der erenler. Gönül görmeden dil söylemez der bilenler. Âşık Veysel ve niceleri ilahi hikmeti dile getiren ve ölümsüzlüğü bu dünyada iken tadan gönül erleridir. Bu yüzden dillerini ancak tecrübe ortaklığı olan âşıklar anlar. Aksi durumda Âşık Veysel gibi nice eren nadan ehlinin elinde değerini kaybeder ve bayağılaşır. Âşıkların demine Hu olsun…