Son aylarda bende bir arşiv karıştırma alışkanlığı oluştu.
Geçmişte ne ilgimi çektiyse, ne içime dert olduysa, gazete kupürü olarak torbalara doldurmuşum. Şimdi tek tek çıkarıyor, tasnif etmeye çalışıyorum. Ve her bir kupür, aradan geçen onca yıla rağmen aynı soruyu yeniden sorduruyor.
Elimdeki kupürlerden biri 2012 tarihli.
Manşet net: “Almanya ile en büyük ticari sorun vize.”
Aradan yıllar geçmiş…
Gazeteler değişmiş, başlıklar yenilenmiş, iktidar eskimiş;
ama sorun hâlâ yerli yerinde duruyor.
Bugün de benzer haberleri okuyoruz:
“Ürün fuarda, patron yok.”
“Türk iş insanına vize ayıbı.”
“Masraflar boşa gitti.”
Aradan çeyrek asır geçti.
Avrupa ile 230 milyar dolarlık ticaret hacmi olan bir ülkeden söz ediyoruz.
Ama bu hacmi oluşturan iş insanları, sanayiciler, ihracatçılar hâlâ Avrupa kapılarında bekletiliyor.
Standlar kuruluyor, ürünler gönderiliyor;
ama patronlar sınırdan geri çevriliyor.
Ve artık bu tablo karşısında söylenenler beklenti değil, bir hesap sorma çağrısına dönüşmüş durumda:
Avrupa’daki vatandaşlarımız, AK Parti’nin yıllardır verdiği ama yerine getirmediği sözlerin hesabını soruyor; iş insanlarının vize sorununu bile çözemeyenlerden artık kimse mucize beklemiyor.
Bu tablo bir istisna değil, bir yönetim tarzının sonucudur.
Yirmi beş yıldır tek başına iktidarda olan bir siyasi yapıdan söz ediyoruz.
Anayasa değişti, sistem değişti, yetkiler merkezileşti.
Ama en basit, en somut, en ölçülebilir meselelerden biri olan vize sorunu çözülemedi.
Çünkü bu iktidar, meseleleri yapısal çözümlerle değil,
günü kurtaran temaslarla,
çek-çak siyasetle,
kameralara verilen mesajlarla yönetmeyi tercih etti.
Her defasında “Berlin’de gündeme getireceğiz” denildi.
“Takip ediyoruz” açıklamaları yapıldı.
Ama sonuç değişmedi.
Üstelik bu vize meselesini yaşayanlar sıradan turistler değil.
Üreten, istihdam sağlayan, ihracat yapan insanlar.
Yani Türkiye’nin de Avrupa’nın da kazandığı bir ticari ilişkinin asli aktörleri.
Buna rağmen sorun hâlâ çözülemiyorsa, burada artık geçici aksaklıklardan değil, bir zihniyet probleminden söz etmek gerekir.
Velhasıl, tekrar ve ısrarla yazıyorum:
Bu mesele yeni değil.
Bu sorun bugün başlamadı.
Ve çözümü de yıllardır ortada duruyor.
Saadet Partisi’nin uzun süredir dile getirdiği iki temel öneri hâlâ geçerlidir:
* Yurtdışı Türkler Bakanlığı
* Yurtdışı Seçim Bölgesi
Avrupa’da milyonlarca vatandaşımız yaşıyor, çalışıyor, üretiyor.
Ama devlet hâlâ onları “konsolosluk meselesi” olarak görüyor.
Oysa mesele vizeden çok daha derindir.
Sorun, yurtdışındaki vatandaşı hâlâ geçici gören bakış açısıdır.
Sorun, Avrupa’daki Türk’ü siyasi özne değil, seçim zamanı hatırlanan bir kitle olarak algılamaktır.
Bir vizeyi çözemeyen anlayıştan,
daha büyük hangi meseleyi çözmesini bekleyebiliriz?
Arşivler konuşuyor.
Kupürler susmuyor.
Ve tarih, mazeretleri değil, çözümleri yazıyor.