Jakoben ırkçı anlayışın baskınlığında insanların birbirine düşürüldüğü, ayrıştırıldığı gergin bir dönem. Bir millet ancak bu kadar birbirine hasım edilir. Üstelik bir ırk olgusu üzerinden, medeniyet ve kültürel değerler imha edilerek. “Arap” vurgusu bilinçli bir seçim. Bu, Araplarla ve Araplıkla ilgili bir sorun olmaktan çıkıyor. Din ve medeniyet değerlerinin tartışılmasına ve yok sayılmasına neden oluyor.
İbadetlerde Kur’an’ın kendi dilleriyle okunması gerektiği tartışılan tek ülke Türkiye olsa gerek. Arap olmayan Müslüman olan çok sayıda topluluk var. Endonezya, Malezya, Pakistan Afganistan, İran, Afrika ülkeleri, Boşnaklar, Arnavutlar, Avrupa’daki diğer Müslüman topluluklar vs. Müslüman olan İngilizler, Almanlar, Fransızlar konuştukları dille, namazlarında Kur’an’ı kendi dilleriyle okumuyorlar, Arapça aslı ile okuyorlar. Türkiye sınırları içinde farklı ırklara mensup topluluklar da var.
İdeolojik bir ayrışma ve çatışmanın belirginleştiği birçok alan var. Türkçe, ibadet etmek, ya da sadece Türkçe ile yaşama zorunluluğu ve baskısı. İlginç olan şudur ki, ibadetlerin Türkçe yapılmasını isteyenler, başka dillerle böyle veya benzeri bir davranış içinde bulunanlar linç ediliyor.
Mevlitler, Peygamberimizi anlatan edebî metinlerdir. Topluluklar üzerinde de etkilidir. İnsanların doğrudan duygularına hitap ettiğinden, medeniyet coğrafyamızda çeşitli dillerde yazılan ve okunan mevlitler vardır. Dilleriyle ibadet etme baskısında bulunanlar, örneğin Kürtçe mevlit okunmasına tahammül edemiyorlar. Burada, köşemizde bu konu üzerinde daha önce durmuştuk. 76 yaşında bir mellenin Kürtçe mevlit okuduğu, yedi yıla mahkûm olduğu ve hapishanede öldüğünü bir kez daha anımsatalım.
Burada amaç yapılan ibadetlerin anlaşılıp anlaşılmama konusu değildir. Konu, ırkçı ve saldırgan bir anlayışın olmasıdır. Bu tutum ile, “Araplaşma” vurgusu ile, bir ırk ve topluluk aşağılanırken, bir diğer taraftan da, Peygamberimiz ve kitabımız tartışma alanına çekiliyor. Bu da artık yadsımaya ve redde dönüyor.
Kur’an ilâhî bir çağrıdır. İnsanların ruhlarına ve gönüllerine hitap eder. Kur’an’ın mucizeleri vardır. Okunuşundaki güzellik duygulara yöneliktir. Farklı dillerde, çeviriler ne kadar başarılı olursa olsun o güzelliği asla yakalayamazlar.
Asıl sorun Kur’an’ın özgün olması ve hiçbir dejenerasyona uğramamasıdır. Diğer kültürler ile karşılaştırıldığında, bir tek İncil yoktur ki, sayısız İncil’ler vardır. Bunlardan birbirine yakın olanlar kilise tarafından kabul edilmiştir.
Asıl amaç Kur’an’ın anlaşılıp anlaşılmama sorunu değildir. Kur’an’ın anlaşılması da onları rahatsız eder. Tartışmanın amacı başka.
Medeniyetimizin değerlerinin tartışılmasının nedeni de budur. Örneğin Hazreti Mevlâna ile Hazreti Yunus’un karşılaştırılması, birinin reddi, bir diğerinin öne çıkarılması gibi. Ömer Hayyam İslâm medeniyetinin bir değeridir ve farklı bir bakışı vardır. Onu da benzer ve farklı bir şekilde ele alıyorlar.
Bir siyasinin, Suriyeliler üzerinden başlattığı bir tartışmada onları Arap ve Suriyeli diye aşağılarken, Suriye’den gelmiş bir Türkmen’i ayırması ona farklı davranması tam anlamıyla ırkçı ve saldırgan bir tutum. Ne yazık ki bu, genel anlamda da ırkçılar gibi, seküler Batıcılar tarafından kabul görüyor.
Güneydeki esnafa, ya da Arapların yoğun olduğu yerlerde ticari amaçlı olan Arapça levhalara gösterilen tepkinin hedefi de hem ırkçı hem de aşağılayıcı bir tutum. Bir dönem İstanbul esnafının Kril alfabesi ve Rusça tabelalarına hiç kimse tepki vermedi. Dahası her tarafımızı kuşatan çok uluslu şirketlerin, İngilizlerin tabelalarına zerre tepki verilmiyor. Edebî eserlerde, konuşma dilinde, sosyal medyadaki yazışmalar tamamen emperyal gücün ve dilin etkisinde. Bunları kimsenin umursadığı yok. Burada asıl sorun ve hedef İslâm ve Müslümanlar.