2004 yılında CIA adına en büyük strateji ve AR-GE desteği sağlayan RAND Corporation, dönemin Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı George W. Bush’a bir rapor sundu. Raporda İslam dünyası kendi içinde kategorilere ayrılmış ve ABD'nin Müslüman toplulukları kontrol altına alabilmesi için yapılması gerekenler başlıklar halinde sıralanmıştı.
Raporun hemen ardından yine CIA kaynaklarından CEIP (Carnegie Uluslararası Barış Vakfı), ABD’nin hazırlık çalışmaları olarak yayınladığı makalede dönemin Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın uluslararası ilişkiler literatürüne eklediği kavramı kurumsal olarak sahiplendi ve ilan etti; Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)
2004 yılında bu adı almış olsa da bildiğiniz gibi BOP en azından İsrail’in kurulduğu 1947’den beri işlemekte olan bir süreçti ve en önemli önceliklerinden birisi de İsrail’in çevresinde herhangi bir tehdit unsurunun kalmaması; yani düzenli orduların bir şekilde bertaraf edilmesiydi.
7 Ekim Aksa Tufanı sonrası İsrail’in saldırganlığı, Gazze’de 55 binin üzerinde Filistinlinin hayatını kaybetmesi ve çatışmaları her fırsatta bölgeye yayma gayreti, Ortadoğu ülkelerinin tamamını öyle ya da böyle bir sorgulama sürecine soktu. Gazze İle birlikte Lübnan’a, Suriye’ye ve Yemen’e yapılan saldırılar İsrail’in savaşı geniş bir alana yayma; yani etrafında tehdit olarak algıladığı her oluşuma bu savaşı sıçratma hedefinin bir parçasıydı.
Geçtiğimiz Ocak ayında sağlanan ateşkesin ve ABD’de yönetimin değişmesinin ardından, yeni ABD Başkanı Donald Trump, Gazze’yi insansızlaştırma projesini hem de çok net bir şekilde açıkladı.
Sözümona Trump’a göre bölgenin refah ve huzurunu önceleyen proje kapsamında Gazzeliler, Mısır ve Ürdün’e sürülecek; sayısı tahmin dahi edilemeyecek kadar insan mülteci konumuna düşecek, Gazze İsrail işgaline tamamıyla teslim edilecek ve Gazze villalarla donatılan turistik bir yer olacaktı. Ancak bizler de daha önce çeşitli defalar bu sözde projenin amacının Gazze’yi insansızlaştırmaktan ibaret olmadığını, Gazzelilerle birlikte savaşı ve işgali bölgeye taşımak olduğunu ve bu tehdide karşı Müslüman ülkelerin bir arada hareket etmeleri gerektiğini, bölgede düzenli orduya sahip oluşu ve jeostratejik önemi ile ABD-İsrail koalisyonunun yani BOP’un hedefindeki bir diğer ülke olan Mısır’ın da tehdit algılamasını güncellemesi gerektiğini söylemiştik.
İşte bu noktada Arap Birliği, geçtiğimiz 5 Mart’ta Mısır’ın başkenti Kahire’de Gazze konulu olağanüstü bir zirve gerçekleştirdi.
Zirvenin ardından yayınlanan bildiriyle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) Batı Şeria ve Gazze’de Uluslararası Barış Gücü konuşlandırılması çağrısında bulunuldu. Gazze’de ateşkesin ikinci ve üçüncü aşamalarına geçilmesinin önemi vurgulandı. Gazze’nin yeniden imarında Arap ülkelerinin öncü olacağı ilan edildi. Ayrıca Gazze’nin yeniden imarı için 53 Milyar dolarlık bir destek planı açıklandı.
Her ne kadar zirvede alınan kararlar umut verici bir dayanışma mesajı içerse de bölgedeki siyasi iklim ve uluslararası güç dengeleri, bu kararların somut sonuçlarını ne zaman ortaya çıkarabileceği sorusunun cevabı şimdilik yok. Öte yandan Arap Birliği üyesi ülkeler arasında politik, ekonomik ve askeri çıkarlar bakımından ciddi farklılıklar bulunsa da verilen mesajların bu denli ortak oluşu umutlarımızı yeşertiyor. Petrol ihracatçısı da olan Arap ülkelerinin birçoğunun ABD ve İsrail İle olan yakın temaslarının bağlayıcı olabileceği düşünülürken, ortak aklın sonucu Gazze’nin insansızlaştırılmasının getireceği sosyal ve siyasi maliyetler ve tehdidin kendilerine döneceği gerçeği bu ülkelerin önceliklerini değiştirdiği görülüyor.
Öyle ki Arap Birliği Genel Sekreteri Ebu Tayt, konuşmasında barışın yalnızca Gazzelilerin değil; bütün Ortadoğu’nun geleceği için bir ihtiyaç olduğunu vurguladı. Esasen kurduğu cümledeki “stratejik tercih” başlığı üzerinde durmakta fayda var. Çünkü bu başlığın meselenin sadece insani boyutuyla değil, bütün bölgeyi ilgilendiren bir güvenlik kaygısıyla dile getirildiği anlaşılıyor.
Gazze’deki insani krizin, yıllardır süregelen abluka ve işgal gibi temel sorunlar nedeniyle kökten çözümlenmesinin gün geçtikçe zorlaştığı gerçeğine rağmen, birlikte mücadeleyle sonuç almak hala mümkün.
Bahsettiğimiz siyasi irade ve uluslararası destek eksikliğine karşın AB Konseyi Başkanı Antonio Costa’nın "Gazze'de, Batı Şeria'da ya da dünyanın başka bir yerinde demografik ya da bölgesel değişiklik girişimlerini kesinlikle reddediyoruz" açıklamasının önemli olduğunu da ifade etmek gerekir. Doğrusu ABD-Avrupa ilişkilerinin sorgulanmaya başladığı bu dönemde aradaki fikir ayrılıklarından birisinin de Gazze’nin geleceği olduğu ancak AB ülkelerinin Trump’a ne kadar dayanabileceği de ayrı bir tartışma konusudur.
Eski başkan Joe Biden döneminde AB ülkelerinin büyük çoğunluğu ABD-İsrail koalisyonunu desteklerken, Trump sonrası bu konuda net bir tutum içerisine girmekten çekindiklerini gözlemleyebiliyoruz.
Yani bu iki eksen arasında yaşanan uyuşmazlıklar bölge için yeni fırsatları aralıyor da diyebiliriz.
Özetle, Kahire zirvesinin umut vaat eden yanı, dayanışma mesajı vermesi ve Filistin davasını uluslararası arenada bu sefer ortak bir bilinçle gündeme taşımasıdır. Fakat somut adımlara dönüşmeyen kararların, Trump ve Netanyahu’nun tuzaklarına karşı beklenen etkiyi göstermesi doğal olarak mümkün olmayacaktır.
Alınan kararların uygulanabilirliği konusunda en önemli etkenin, yalnızca sembolik destekten ziyade, uluslararası arenada güçlü ve koordineli bir baskı mekanizmasının oluşturulması olduğu aşikârdır. Gazze’deki durumun düzeltilmesi için gerekli olan adımlar ancak aktörler arası uyum, somut ekonomik destekler ve siyasi baskılar ile birlikte atılabilir. Acının dindirilmesi ve İsrail’in saldırganlığının önüne geçilmesi ancak kararlılık gösterileriyle gerçekleşebilir.
Özetle Kahire’de gerçekleşen zirve, Filistin meselesine ve Ortadoğu coğrafyasının geleceğine yönelik önemsenmesi gereken bir toplantıdır. Sonuçlarını bekleyip göreceğiz. Umarız İslam ülkeleri üzerlerindeki ölü toprağını atar ve içinde bulunduğumuz zilletten çıkış için güçlü bir irade ortaya koyarlar.