Şu an itibariyle dünyanın en hareketli bölgesini Ortadoğu
coğrafyası oluşturuyor. Bu hareketlilik sadece kitlelerin zalim iktidarlara
karşı sokaklara dökülmesi ile başlayıp iktidarların değişmesiyle neticelenen
“siyasî karakterli” bir mahiyet taşıyor değil. Aynı zamanda adı konulmamış bir
zihnî değişim ve dönüşüm de söz konusu.
Daha önce birkaç defa dile getirmiştim: Arap Baharı diye
ifade edilen süreçte kitleleri sokağa döken ve iktidarları değiştiren, Batılı
anlamda “demokrasi” talebi ise, bunun kısa vadede olmasa bile orta ve uzun
vadede başka çatışmalar doğuracağını öngörmek kehanet olmayacaktır. Bu defaki,
zalim iktidarlara karşı birlikte sokağa dökülen insanlar arasında yaşanacak bir
“iç çatışma” olacaktır.
Şurası açık: Zalim yöneticilerin halk hareketleri sonucu
iktidardan uzaklaştırılması, meselenin en fazla görünen yanı. Oysa mesele
bundan ibaret değil. Kim ne derse desin, Arap Baharı diye ifade edilen sürecin
ana unsuru, baş aktörü Müslümanlardır. Dolayısıyla sürecin merkezinde “İslamî”
talep ve beklentilerin bulunması normaldir.
Her ne kadar sürece şurasından burasından sızmaya, süreci
manipüle etmeye çalışan bir “Batı” unsuru söz konusu ise de, şu anda
sahnedekiler, İslamî hassasiyet taşıyan ya da İslamî hassasiyeti önemseyen
kadrolardı.
Hal böyle olunca, yönetimi devralan kadroların İslamî
hassasiyetleri dikkate alan, daha doğrusu İslamî beklentileri karşılayan
politikalar izlemesi eşyanın tabsiatı gereğidir.
Oysa bu coğrafyada Müslümanların gerçek anlamda kendi
dinamiklerinden kaynaklanan ve bugünün dünyasında özgüvenle savunulabilecek bir
siyasî tecrübesi mevcut değil. Batı’nın güçlü biçimde dayattığı ve İslam
coğrafyasında hatırı sayılır ölçüde kabul görmüş bulunan “demokrasi/insan
hakları” merkezli siyaset ve yönetim anlayışı, kabul edelim ki İslamî
referanslara yaslanmıyor. Bu, mezkûr kavramların gerek doğuşu, gerekse pratiğe
aktarılışı bakımından Batı’ya ait oluşundan kaynaklanan bir hakikat.
Batı bu ve benzeri kavramların “evrensel” olduğunu söylediği
zaman, münhasıran “Batı’ya ait” bir durumun, anlayışın ve pratiğin
evrenselliğini vurgularken, İslam coğrafyasında bu kavramlara yapılan vurgunun
psikolojik arka planında İslam’ın bu kavramları reddetmediği, ihtiva ettiği,
hatta “emrettiği” anlayışı yatıyor. Yani modern Batı’nın karakter yapısı gereği
“kendisine ait” olanı evrenselleştirmesine/dayatmasına karşılık, –durumu
içselleştirmenin başka bir yolu olmadığı için– biz onun Batı’ya ait olmadığı
varsayımından hareket ediyoruz.
Ala külli hal şu anda yaşanan, “bize ait” olmadığında şüphe
bulunmayan bir teorinin ve pratiğin “bize aitmiş” gibi algılanmasından ve öyle
takdim edilmesinden ibaret bir psikoloji. Müslümanlar modern zamanlarda –bilhassa ekonomi ve siyaset alanında– bir
“tarihten kopuş” süreci yaşadı. Kendi tarihsel tecrübelerini modern değerleri
merkeze alarak mahkûm ve reddettikleri, buna karşılık kendilerine ait
alternatif bir ekonomi ve siyaset pratiği de geliştiremedikleri için modern
Batı patenti taşıyan teori ve pratiklere kendilerini mahkûm ettiler.
Yaşadığımız aktüel durum şimdilik bu alanda yaşadığımız
yabancılaşmayı derinden hissetmemize engel olan sıcak gelişmelerin gölgesinde
şekilleniyor. Ancak bir süre sonra sular durulduğunda –şayet böyle bir şey
mümkün olursa tabii–, bu alanda yaşadığımız yabancılaşma, bastırılamayacak
şekilde kendisini hissettirecektir. O aşamada derin bir çatışmaya ve onun
getireceği yeni kırılmalara maruz kalmamak için bugünden bu meseleyi çalışmakta
çok büyük fayda lar var…