Recaizade Mahmud Ekrem’in, edebiyatımızın ilk realist romanı olan “Araba Sevdası”nı günümüz gençleri sıkıcı bulur, ödev verildiğinde okumak istemezler.
Hemen internetten özetini çıkarıp öğretmenlerine uzatırlar.
Fakat bizim kuşak için “Araba Sevdası” önemli bir nirengi noktasıdır.
Romanın yazıldığı 1896’dan beri “Araba Sevdası”na hep tanık olduk.
Olacak gibiyiz de.
Önceki gün durakta beklerken yanımda duran markası, özel konsepti ile belki de Türkiye’de 2-3 kişide olabilecek lüks aracın kadın sürücüsü, davet ettiğinde sadece ben değil durak sakinleri de şaşırıyor.
O esnada kızımla konuşuyorum, “Evladım bir hanım beni arabasına davet ediyor” diyorum, kızım, “Anne sakın binme organ taciridir, otobüsü bekle” diyor.
Kadına elimde telefonla yaklaştığımda, kızımın bütün tehlikeli senaryolarını o da duyuyor.
Soma’lı maden işçisi gibi, kadına; ayakkabılarımın çamurlu olduğunu, arabasını kirleteceğini söyleyip teşekkür ediyorum.
Kadın, başlarım arabanın kirlenmesine senden kıymetli mi diyor, iki kişilik arabaya çekinerek biniyorum.
Başlıyor anlatmaya.
İkimiz de birbirimizi tanımıyoruz,
Maskeler zaten insanların tanınmasını engellemekte.
Muhtemelen körfezdeki yalılardan birinden, bu 55 yaşlarındaki hanım diyorum.
Ağzında yumuşatılmış küfürler, hastaneye üç aylık periyodik kontrole gittiğini, bütün durağın herkesin arabaya odaklandığını ama ağır hastalığını, aldırdığı organlarının acaba kaç yüz bin arabadan daha pahalı olduğunu anlatıyor.
Üstüne üstlük kocasının ihaneti ile hastalığının daha fazla saldırganlaştığını, arabanın da kocasından ayrılırken aldığı mülk arasında olduğunu, çocuklarına ödenen nafaka ile krallar gibi yaşadığını fakat kaç kez hırsını arabadan almaya çalıştığını bazen birlikte denize uçmayı tasarladığını ya da gidip bir duvara çarpıp birlikte bu dünyadan ayrılmak istediğini, sürekli medyumlara gittiğini daha bir dolu acı köşeli detaylar verdi.
Ayrılırken ismini açıkladı.
Ülkenin o çok bilinen ailelerinden birine mensuptu.
Recaizade Ekrem bugün yaşasaydı Bihruz Bey’in yanına hangi ironi ile konumlandırırdı acaba onu.
Ya da o, Küçüksu Mezarlığı’nda huzur içerisinde yatan Recaizade’nin başına gitse nasıl sitem ederdi.
“Araba Sevdası”na yaşantımda çok sık rastladım.
Yurt dışında bir kız öğrencim sormuştu, çok lüks arabası olan bir gence ilgi duyduğunu ama kendisini temiz ahlaklı, dindar yoksul bir gencin sevdiğini hangisini seçmesi hususunda kararsız kaldığını ama aslında gönlünün o lüks arabada kaldığını, o araba ile gezmeyi çok arzu ettiğini anlatmıştı.
Arabalı genç ahlaklı mı diye sordum, hayır her seferinde başka kızla gezer, dedi.
Sen yoksul ama ahlaklı genci seç, arabayı boş ver, üç ay sonra başka kadınları o araba ile gezdirir, sevgi o arabadan daha pahalıdır, dedim.
Fakat ne çare ki, meslek sahibi bir kızımızın geçen ay anlattığı olay, araba sevdamızın evrildiği yeri bir kez daha gösterdi.
İşe özel araçla giden genç kız, kendisi ile ilgilenen meslektaşını beğenmektedir.
Fakat bir müddet sonra kız arabasız işe gitmeye başlar, zira araba babasınındır.
Kendisi ile ilgili genç onu durakta otobüs beklerken görür, gelip merakla sorar, arabanız nerede. Kız araba benim değildi dediğinde oğlan bir daha da gözüne gözükmez meğer arabaya âşık olmuş tosuncuk.
Benim başıma da geldi, konuşmacı olarak çağrıldığım derneğe gittiğimde sıradan bir karşılama yaptılar, benden sonra gelen zengin kadına aşırı tazim, hürmet fakat en fazla arabası sorun oldu. “Aman B. Hanım, cipinizi nereye park ettiniz, başına bir şey gelmesin.”
Ben konuşurken o kadar boş bakmaktalardı ki, dinlemelerinden bile emin olamadım, muhtemelen cipin park yerini düşünmekteydiler.
Bizim araba sevdamız yüz otuz yıla yaklaştı ama hâlâ bitmedi.
Bihruz Bey’in pahalı, şıklık şampiyonu atlı landosuna olan sevdası ile başının döndüğü yıllarda, belki de kızın lüks arabasına hayranlığından zengin sanıp çok sevmişti Periveş Hanımı.
Anne parası yiyen, insanların dış görünümüne ve maddiyata önem veren, markalı giysileriyle ve arabasıyla beğenilmek için can atan Bihruz Bey’in takipçileri eksilmedi daima arttı.