Apronda deve bir değil ki?

Abone Ol

Havaalanında deve kurban edilmesi birtakım insanları ayağa kaldırıyor. Bizim de durumdan memnun olduğumuz söylenemez. Deve gibi Türkiye de nadir bulunan bir hayvanın kesilip yenmesi ekolojik dengeye de aykırı. Apron da böyle bir eylemin sadece yabancı yolcular için değil, kan tutması bakımından yerliler için de kötü seçilmiş bir yer olduğu çok aşikâr.

Ne ki Türklerin öğreneceği o kadar çok şey var ki. Hava yolculuğu yapanlar, İstanbul-Ankara arasında farklı bir yolcu profili bulurken, bu durum doğuya gittikçe değişir. Hatta güneye tatile gidenlerin bile bir nebze görgü kurallarına vakıf olabilecekleri hesap edilir. Ne gezer. Yanınızdan geçerken sizi tepeleyecekmiş gibi acelesi olan Türk tosuncuklarına her an rastlayabilirsiniz. Kadındır, yaşlıdır, kucağı çocukludur; kenara çekilip de yol vereyim diyen çok nadir çıkar. Hani deve bile olsa kenara çekilir. Bizim hödüklerse kapı kapmaca oynar, atılır. Doğuya giden uçakların hali ise iyice içler acısıdır. Bir kabile mantığı mı, çöl kanunu mu anlayamazsınız. Kadın tuvalette bebeğin bezini değiştirmiş, orta yerde bırakmıştır.

Havaalanlarımız bir fecaat iken, askeri personelin de kullandığı alanlar, iyice tedirgin eder insanı. Malatya ya da Kayseri havaalanındaki polisler için, potansiyel bir suçlusunuzdur. Biraz da askerin ekâbir takımını koruma kollama adına, asık suratlı polisler tarafından abartılı bir arama ve sorgulamaya tutulursunuz. Erhaç da "Niçin geldiniz" diye soru bile aldım; kendi ülkemde, seyahat özgürlüğü yokmuş gibi. Van ve Batman havaalanı biraz köy balkonu gibi gözükse de gözünüze, Dalaman ın turist ağırlama kompleksi mi olacaktı diye anlayışla karşılarsınız.

İlle de İstanbul Havaalanı. İç hatlar ile dış hatlar arasında fersah fersah fark olduğu, bu yapıların sıcaklığı ile bile anlaşılır. İç hatlarda üşürsünüz ama dış hatlarda Türk Hava Yolları sizi pişirmeye and içmiştir. Kaloriferleri sonuna kadar açarak, yabancı yolculara ne kadar zengin bir ülke olduğumuzu mu ispatlamaya çalışmakta. Anlayabilene aşk olsun. Hani o zengin ülkelere gittiğimizde adamlar insanların dayanabileceği bir ısıda tutarlar termometreyi. Hatta o kadar da misafirperver davranmazlar. Türk uçaklarını en ücra bölümdeki terminale indirirler, zengin ülkelerin indiği alanlara bile sokmamaya çalışırlar. Bu ince nezaketsizlikleri bununla da bitmez. Türklerin pasaport kontrollerini en kötü yerde yaparlar. Karanlık, kasvetli bir bölümden geçerken, ahiret soruları ile o soğuk suratları yeterince terlettiği için zahir; Türk yolcu için kaloriferleri fazla yakmazlar. "Niçin geliyorsun, kaç gün kalacaksın, cebinde kaç Euro var" en insaflı soruları. Gümrükten çıkarken de Türklerin dünya para verip aldıkları köylerinin tereyağını, peynirini, pekmezini, sucuğunu çöpe atmanın büyük bir keyfini yaşarlar. Kaç kez rastladım, "beni oğlumdan ayırmayın" diye ağlayan, ellerine ayaklarına sarılan yaşlı bir kadını geri çevirdiklerine. Ya da bir işlem eksik diye Fransa ya da Alman vatandaşı bile olmuş, iki küçük çocuğu ile yıllar sonra yurduna gidip dönmüş genç bir kadını ağlattıklarını. "Eşim beni bekliyor, bırakın geçeyim" dediği halde bir suçlu gibi kapılarda diktiklerini. Yahut o lanet kapılardan geçebilmek için dağ gibi bir delikanlının boynuna astığı kocaman bir haçın kendisine kolaylık sağladığına, hüzünle kaç kez tanık olmuşumdur. Hani dönüşlerimde Türk tarafında polislerimize bakıyorum da, değil aşağılayıcı sorular sorsunlar yabancılara, bilakis yerlilere yapmadıkları şirinlik ile karşılamaktalar. Turist gelsin politikası icabı herhalde diyorum. Fakat gümrükten geçerken de son derece rahat, görevliler bir kontrol yapmadan geçip gitmekteler.

Havalimanında deve kurban edilir mi, ele güne rezil olduk diyenleri duyunca sanki düzgün bir hava yolculuğu hizmeti alıyor muşuz gibi acıyla gülümsedim. Daha yeni İstanbul havaalanı dış hatlardaki mescitte tamirat aylarca sürdü. Mescidin halıları toplanıp bir barakaya atıldı. İşte o barakada vakit namazlarını geçirmek istemeyenler; zaten çok eski ve kirli, ayakla basılmış halılar üzerinde namaz kılmanın tedirginliğini yaşadılar. Benim gibi hijyene düşkün olanların kim bilir nasıl huzuru kaçtı. Hani Allah için dışarıdaki havaalanlarında adamların minyatür kiliseleri yanına kurdukları mescitlerin bir temizlik ve güzellik örneği olduğunu görünce, insan kendi ülkesi için üzülüyor. Yeni mescit aylar sonra açıldı açılmasına da, yine temizliği için fazla da özen gösterildiği söylenemez, Rus yolcuların yattığı bir otel gibi adeta.

Hollanda dan yeni döndüm. Her uçak yolculuğum bir olayla sonuçlanır. Bu sefer de THY nin çok akıllı yöneticileri, yoğun bir hacı kafilesini arkalara oturtarak kendi insanını ayırdığını bir kez daha gösterdi. Acaba olası birkaç yabancı yolcunun bu kadar başörtülü yolcu görmesinden mi utandı THY yönetimi. Malum her yerde ikinci sınıfız ya. İstanbul yolcuları ön sıralara yerleştirildik, aktarma olup havaalanında beş altı saat çile çekerek cezalandırılacak hacılarımız arkaya yerleştirildi. Aslında hacılar; Faslı, Tunuslu, Türk; Amsterdam havaalanında ayrı gruplar halinde akşam namazı olduğunda mescide bile gitmediler, uçağın kapısında namazlarını kıldılar, Hollandalılar hiç ilgilenmediler bile. Türkiye de olsa deve kurbanı gibi yine utanabilirlerdi kimileri.

Ben bu ayrı oturmaya fazlası ile takıldım. Hani uyanıklık edip yakınımda otursa idi hacılar, birkaçı ile arkadaşlık edip bu nur yüzlü insanlardan, pırıl pırıl gençlerden, Kâbe de benim için dua etmelerini isteyecektim. Olmadı. Acaba THY ön sıradaki yolculara su gibi içki servisi yapıyordu, Hacılar rahatsız olmasın diye mi arkaya oturttu. Bir ara hostesi çağırıp sordum, yolcuların ne kadar içki içme hakları var diye. Sınırsız demesin mi. İyice elim ayağıma dolandı. Hacılara ekstra bir içecek, ikram var mı dedim, niye olsun ki dedi. İçki içmeyene başka ikram yoktu. Bir ara hosta elimdeki boş su bardağını uzattım, her seferinde işim var dedi, almadı, en sonunda "oğlum kitap okuyorum, alabilir misin şu bardağı" dedim. Öyle bir celalle aldı ki oğlan, parmağımı koparacağını sandım. Deve desem o kara gözlü hayvana hakaret. Host, örtülü olduğum için, THY nin verdiği özel eğitimle kötü muamele yapılabiliri öğrenmişti zahir. İnerken arka sıradaki hacıların arasından geçmek istedim. Zira ön sıradaki medeni addedilip bol içki servisi yapılanlar, etrafı çöplüğe çevirmişlerdi. Gazeteleri yere atmışlar, minderleri düşürmüşler; geçmek mümkün değildi. Devenin yapamayacağı kadar ortamı kirletmişlerdi.