Vukufiyet, bilgi, birikim ve dahi müktesebattan öte dert edinmek gerekir. Edinilen dert elde, dilde, gözde, gönülde bir şekilde ifade bulur. Edinmek de öyle yaşamın geneline yayılacak türden iktisap hırsı gerektirmez; neye baksa takılan, rahatsız olan, sorumluluk duyan, çaresizlik hisseden göz ve gönül kâfidir. Olumsuzun giderilmesi için nasıl gayret sarf edilmeli ise bu türden anlık tespitlerin teşhis ve tedavisi gayrı mümkün görünür. İrfan bir yana ama hür bir akıl ve vicdan taşıyan her insan, hilkatine uygun davranıp maruz kaldığı ya da şahit olduğu haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik ve sair olumsuzluklar karşısında dertlenmek zorundadır. Esasen kimsenin eline bir fener geçirip dert arandığı, bir kusura, hataya, olumsuzluğa rastlamak amaçlı ortalıkta dolandığı yoktur. Onlar bela gibi, uğursuzluk gibi, sakarlık gibi gelip insanı bulur; salça olur, sinir bozar, paçalara bulaşır. Öyle ‘azıcık aşım ağrısız başım’ denklemleri şimdiki zamanı yaşayanlar için pek romantik kalır. Panjurun ne olduğunu bile bilmeyen insanlardan onun pembesini edinme hayali kurmalarını beklemek herhalde abestir. Hem öylesi pek eskinin romantizmidir; şimdi yalnız kirayı denkleştirip bir ay daha aynı yerde yaşayabilme umudu çoğunluk için her hayalin ufkunu aşar. Yahut binbir dertten sadece birine tutunmak bile tutunmaya yarayan uzuvları yakıp işlevsizleştirmek için yeterlidir. Gayrısı dertlenilen şeyin baharatı, sosu, tatlandırıcısı olur.
Bir netame, tehlike, tehdit söz konusuysa anlatımın üstünü kapatmak, onu tesettüre hatta çarşafa sokmak, mümkünse gözlerin ziyasından saklamak zorunludur. Ona otosansür diyen de olur. (Başına oto eklenince sözcüğün oto sanayi diye devam etmesi beklenir ki, o da aslında gizli yürütülen işler zümresindendir! Her yıl gayrı nizami zamanlarda ve şartlarda oto üretilir; banttan indirilir, test sürüşü yapılır, yollardadır, ihraç edilir, siparişlere yetişmekte zorlanılır fakat ortada araç falan yoktur. Tüm bu işler hep gizli yürütülür, flu görüntülerle, tasarımsal görsellerle meselenin öyle bir aşamada olduğu söylenir. Nihayet oto sanayi de ifade açısından otosansür kadar dikkat gerektiren, gizli tutulan, üstü kapatılan bir insicam arz eder. Ya da işte arza da lüzum hissetmez, arada reklam edilip geçilir.) İfade özgürlüğü diye anılan muğlak tabir, hak teslim etme vazifesiyle teçhiz edilmiş otoritelerce, belirlenmiş zümrelere tanınmadığı gibi kişilere de yâr olmaz. Laftır o, güzaf diye söyleneninden… Sadece yandaşlık gibi bir ulvi görevi ifa eden asosyal medyanın tartışma programı diye bilinen, eli çubuklu, sırasında ayağa kalkıp konuşan, belirli ya da belirsiz bir alanı olmayan ama uzman katılımcılarının işine yarar. Bakıldığında güzel bir konsepttir aslında; saatlerce konuşup hiçbir şey anlatmadıkları, ancak bunu üstün bir başarıyla yapabildikleri görülür. Bakılmadığında da bir şey kaybedilmez.
Standart anlatım ya da anlatamama sorununda belli şeyler değil, gücün tekelinde olan her şey tartışmaya, konuşmaya, danışmaya kapalıdır. Hayatın ortasından bir replik kapabilen, o konuşulacak olana, edindiği sufleye katkıda bulunacak eklentiler yapar. Eklentiler, eklenmeler, eklemler dahi kapalıdır, örtülüdür, tesettürlüdür. (Öyle ki setretmek anlaşıla geldiği gibi ahlaka dair bir tabir olmaktan çıkar, ancak mekânı terk etmeksizin o civarda kendine muhkem bir yer edinir. Hele de şimdiki zamanda merak celp eden, beğendiren, kışkırtan bir albenisi bulunur. Hasılı reklam unsuru, unsur reklamıdır.) Ancak anlatılacak olanın üstünü kapata örte geriye en son göbekli, tümsekli, tepecikli bir mezar kalır. Anlatıya aşırı ilgi duyanlar; meraklılar yahut vefakârlar, o mezarı türbe bilip ziyaret ederler. Etrafında uyuyup yol gösterici rüyalar görmeyi umanlar bile çıkar. Bir yeşil ışık, huzmeler, aksakallı dedeler olmasa da keramet bekleyen için hiç yoktan at görünür. Onu da ‘at murattır’ diye genelleyip ikinci el otomobil piyasasını canlandıran umutlara sarılmak işten değildir. Hâlbuki rüyada kendini uzay mekiğine atanın füze piyasasını incelemesi, ömrünü uçak yapım hayallerine adaması beklenmez. İnsan kolaycıdır; tanımak için bile birine önce memleketini sorar!
Zeki Ökten’in yönettiği 1988 yapımı Düttürü Dünya ismiyle tanınan filmde şimdiki zamanın şartlarını canlandıran Kemal Sunal, karşılaştığı muhataplarına arada bir yeni bestesini mırıldanır: “Dertlenme sen / dert etme kendine / dert katma dertlerime / dertlerim bitmez…”