Anlaşılmamak

Abone Ol

Düşünce alanında bir düşünürün en büyük talihsizliği, uğraşarak didinerek özenle ortaya koyduğu düşüncelerinin özü itibariyle anlaşılmamasıdır. Anlamanın yanlış veya eksik olması bir derece meselesidir. Bu durumu açıklaması bakımından Alman filozofu Hegel ve Marx, dikkat çekici bir örnektir. Gerçekten Hegel’in felsefi sistemi, tüm özenine rağmen mahiyet ya da amacı bakımından karşıt anlamalara, yorumlamalara ve değerlendirmelere bir hayli açıktır. Anlaşılmasını güçleştiren unsurlardan birisi de bu olmalıdır. Ama anlaşılması, başlı başına bir çaba ve dikkat gerektirdiği için, belli bir zorluk gösterir. Nitekim kısa bir sürede, sağ ve sol gibi adlandırmalar altında, birbirine karşıt Hegelci akımlar ortaya çıkmıştır. Belki de bu gelişmelere bakarak Hegel şu mealde bir tespit yapma ihtiyacı duymuştur: “Beni tek anlayan Marx oldu, ama o da yanlış anladı.”

Benzer duruma siyaset alanında hem çokça rastlanacağı gibi, söz ve davranışların tam karşıtı veya bağlamından kısmen ya da bütünüyle koparıcı söz ve davranışlara da sıkça tanık olunur. Çünkü siyasi görüş ve davranışlar, mahiyeti gereği, zaman ve ortam şartlarına büyük ölçüde bağımlıdır. Sözgelimi, ’68 üniversite ve öğrenci hareketlerinin başladığı sırada, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, giderek artan gösteri ve yürüyüşlere karşı, “Yollar yürümekle aşınmaz” demişti. O ortam itibariyle bu söz, özgürlük karşıtı bir tutumu ifade eder şeklinde algılanmış ve anlaşılmıştı. Tepkiler ve eleştiriler bu doğrultuda ortaya konulmuştu. Buna karşılık, ‘80’li-‘90’lı yıllarda uygulanan politikalar karşısında yaşanılan kısıtlamalar dolayısıyla, Demirel’in bu sözü hatırlanacak, özgürlük ve hoşgörünün ifadesi olarak yorumlanacaktır. Aslında, Demirel’in söz konusu ifadesi, ’68 kuşağı ve hareketleri karşısında, tipik “sağcılık”ın anlayışsızlığıydı. ‘80’li-‘90’lı yıllar itibariyle de özgürlük ve hoşgörü tavrını yansıtmıyordu, hatta fazla bir anlam ifade ettiği bile söylenemez, diye değerlendirilebilir.

Fakat genel olarak, son elli yıllık siyaset hayatımızda, ihtimal, en göze batıcı ve en yadsıyıcı anlayışsızlık duvarıyla karşılaşan siyasi kimliklerden birisinin rahmetli Necmettin Erbakan olduğu söylenebilir. Duygu temelli siyasetin kaçınılmaz yansımaları olan kıskançlık, çekememezlik, yetersizlik gibi sağlıksız değişkenler, bu anlayışsızlığın oluşmasını sağlayan unsurlardır. Gerçekten Erbakan, sahip olduğu nitelikleriyle, bu tür unsurların doğal hedefi haline gelmede çarpıcı bir örnek olmuştur. Zekâ ve kavrayış yeteneği, beşeri ilişkilerde sergilediği uygar tavrı, devlet yönetiminde insan ve toplumun hak ve özgürlüklerini koruyup geliştirici ve en önemlisi bağımsızlıkçı anlayışı, siyaseten kuşatılmasında en büyük nedenler arasında sayılabilir. Sözgelimi, planlama çerçevesinde sanayi hamlesi, yaklaşık 17. yüzyıldan beri aşılamayan kalkınma önündeki engellerin farkına vararak, bu engellerin ortadan kaldırılıp aşılmasını ifade ediyordu. Sanayi olgusu, doğrudan bilgi ve bilimle sıkı bir ilişkiyi ifade eder. Bilgi, özellikle kuramsal bilgi, yani bilim, uygulamayla tamamlanmazsa, “bal vermez arı” metaforundan öteye bir anlam ifade etmez. Üstelik karşı karşıya bulunulan dünya şartlarında sanayi olgusu, kendi iç imkânlarıyla sınırlı tutulamaz. Onun için, sanayi hamlesinin varlığını gerçekleştirmesi ve etkin hale getirilmesi, dış dünyayla bağlantıyı zorunlu kılmaktadır. “D-8” tasarımı, bu bakımdan, İslam dünyasının somut gerçeklikler temelinde düşünülmüş en köktenci bir adımdı. Öte yandan, sanayileşme, salt teknik gelişme ve üretim düzeyinde bırakıldığında, kaçınılmaz olarak zengin-yoksul, sömüren-sömürülen ikilemine yol açacağından, insanın ve toplumun ahlaki ve manevi yönden yenilenmesi ve güçlendirilmesi şarttır. “Önce ahlak ve maneviyat” sözünü bu bağlamda düşünmek yerinde olur.

Ne yazık ki, Erbakan, bir yandan genel “sağ” tarafından “hayalci” nitelemesiyle, başta askerler olmak üzere bir takım güç odaklarınca bazı önyargıların “karşıtı”, hatta “yıkıcısı” olarak tanımlanmak suretiyle, adeta boğulmuştur. Sadece zikredilen birkaç hatırlatma temelinde, nasıl anlayışsızlık duvarıyla kuşatılmış kılındığını, sanıyorum bugün biraz daha doğru bir şekilde anlama fırsatı doğabilir. Onun “kaçkınlar” şeklinde nazikçe uyardıklarının yetersizliklerine ve uygulamalarına bakıldığında, böyle bir fırsatın daha sağlıklı kullanılması umulabilir. Halkın deyişiyle, “zararın neresinde dönülürse dönülsün, kârdır”.

Erbakan Hoca’ya rahmet diliyorum.

NOT: FATİH SULTAN MEHMET VAKIF ÜNİVERSİTESİ, Fikir ve Aksiyon Kulübü tarafından 6 Mart günü saat 15.00’de Topkapı Yerleşkesi’nde Erbakan’ı Anma programı düzenlenecektir.