Anlamaya yatmak

Abone Ol

“Temel Karamollaoğlu’nun hızlı trenle ilgili sözleri büyük tepki aldı.”

Bu cümle Yavuz Donat’ın. Araştırmacı gazeteci olduğu için üşenmeyip gittiği Sivas’tan, Sivaslılara sorarak yazıyor.

Bir yerel tv kanalının sahibi, Sivas’ta Belediye başkanlığı yapmış bir insan bu lafı nasıl edebilir, demiş.

Laf edici sıradan bir insan…

Üslubu beyan, aynıyle insan..

Ha konuşan, ha konuşmayı böyle yazan…

Sonra sırada bir yerel gazeteci var. Hediyesi Türk bayrağı, sözleri jet, yani tepkili uçak, yani çok tepkili hızlı treni dört gözle beklediklerini söylerken..

Hızlı tren hasretini en yakıcı dile getiren ise gazeteciler cemiyeti başkanı. Ah keşke diyor, daha önce gelseydi.. Sayın Donat’ın 40 yıllık dostu olduğuna göre, ki önceki yaşları da var. Acaba çok mu söyledi yahut dinledi “Kara tren gelmez m’ola” türküsünü? Hasretinin yanıklığını hesaba vurduğumuzda netice böyle.

Bir müteahitle de yemek yemiş Donat usta. O da şikayetçi trenin hızlı olmayanlarından. İlla hızlı tren diyor, gecikmeden… Anlaşılan sonraki kuşaklardan olmalı bu ağırlayıcı müteahit. Orhan Hakalmaz’dan “Kara tren gecikir, belki de gelmez” türküsünü dinleyenlerden…

Sivas’ın bıçakçısı da giriyor bu hızlı tren işine. Üstelik o, belki de bıçakcılığın huyuna katkısından olmalı, kestirip atıyor. “O zaman bölünmüş yollara da karşı çıkalım, Otobana da..”

Hızlı tren beklentisinin karayollarına paralel düşürülerek böyle desteklenmesi tezini kuvvetlendirmek, artık Donat usta için çocuk oyuncağı.

Yol yapımına önem veren vali Halil Rıfat paşa hata mı etti? Hançerini saplarsın olur, biter.

Nereden, nereye?

Bir iktidar medyasının gazetecisi iseniz, Temel Karamollaoğlu gibi bir muhalif lideri işte böyle yazmaya çalışırsınız.

Gazeteci bey ve konuştuğu kişilerin, -ki onların da adı geçtiği için içlerinde olması normaldir iktidardan yana bir korkuları,- ünlendirilen o konuşmadan bir cümleyi almaları ve konu etmeleri, diğer cümlelere anlama kaabiliyetlerinin yetmediğinden olabilir mi?

Baş, dille tartılırsa,

Bir iktidar hızlı trenle tartılırsa, kimin kilosu kimden ağır?

Medyanın en ağır gazetecisi Donat ustayı biz böyle okuduğumuzda, Kenter’lerin bir oyununu mecburen hatırladık. Sözümüz ne usta Donat’a, ne de hasretten yananlarınadır.

Şükran Güngör ve Yıldız Kenter bir masada. Erkek bitmiş, tükenmiş bir görüntüde. Ne sermeye kalmış elinde ne de bir ümit kırıntısı. Karşısındaki kadın, rujlu dudakları abartılı makyajı ve kulak arkası çiçeğiyle bir kanafilli kadın.

Erkek birden bir ışık görmüş gibi bir canlılıkla kadına döner ve “Leyla, benimle evlenir misin? “Der, aşkla ve şevkle…

Kadın şaşkın. Ömrünce hiç beklemediği böyle bir teklifi “Hayır” diyerek savuşturma taraftarıdır.

Adam bir daha yıkılır. Kadın yaptığı tahribatın farkında. Kendini toparlar ve teselli etmeye durur. “Üzülme! Başkaları kabul edebilir senin bu teklifini.”

Adamda yıkımlar devam etmektedir. Son cümlesini enkazının altından duyurur. “Sen bile kabul etmedikten sonra Leyla…”

“Hızlı Tren göçü hızlandıracak” kelimeleriyle başlayarak, göçü teşvik eden unsurları uzun uzun anlatan Temel Karamollaoğlu’nu, ey Yavuz Donat sen de böyle anladıktan sonra.. Demek için yazmadık biz bu Kenter’lerin skecini.

Zira biliyoruz ki, usta gazeteciler bazan işte böyle, yani iktidardan aferin almak uğruna, örneğimizde olduğu gibi anlamaya yatarlar. Kalemleri mecbur. Adalet Ağaoğlu ölmeye yatmak demişti.

Üşüdüm üşüdüm a benim canım üşüdüm

“Bırakın dönsün dönme dolaplar..”

Cahit Zarifoğlu’nun bu mısraı paylaşılıyor sosyal medyada. Lakin bu noktaya kolay gelinmedi. Yani dolap tanımından önce buzdolabı tanımı yapıldı siyasi arenada. Nasıl üretilirden, her eve lazım bizim müsaademizle, propagandasına kadar.

Hatta, “Yine ne buzdolaplar çeviriyorsun?” şekline dönüşmüş, halkın, endişesini, haberim var vezninde anlattığı o deyim.

“Kuzu” tabiatlı eski politikacıların, yine tv kanallarına çıkıp, bir dolap dönmemiş, bir dolap dönmüş, adına da dönme dolap denmiş, açıklamaları yapması beklenirken, halkın aklına da çoktan beri unuttukları “Dolap beygir”leri düşüvermiş.

Hak encamını hayreyleye.

Akrabasından belli olmak

Bir tv kanalında emekli vaizlerden Mustafa Akgül Hoca “Yusuf suresi”nin tefsirini yapıyor:

“Züleyha’nın akrabalarından birini hakem yaptılar. O zat Züleyha’nın haksız, Yusuf’un haklı olduğunu söyledi. Burda bize adil olmanın, adalet üzere konuşmanın önemi anlatılıyor. Akraba kayırmak yok.”

Delikanlının kulağı tv kanalında olsa da gözü, elindeki cep telefonunun ekranında yazılanları okumakta.

“İktidarın bir ünlü insanının yurt dışına kaçan damadının sahibi olduğu hastaneye FETÖ’cülükten dolayı TMSF el koymuş ve bir kayyum atamıştır.

Atanan kayyumun o ünlünün diğer damadı olması, kimsenin aklına hiçbir soru işareti getirmemiş, oy vericilerine de vardır bir bildikleri dedirtirken, köşeci katiplere ise, kayyumun iyisi bizdedir, savunmanamelirini yazmayı düşürmüştür.

Meşruiyet nerde

Cumhur ittifakını kurdular. Günlerce yazdılar, konuştular reklam yaptılar.

Milletin ittifakı “Millet ittifakı”nı ortaya çıkarınca, afalladılar biraz. Yani reklamlarını ihale ettikleri kamyonculu reklam şirketleri.

Durdular düşündüler, düşündüler durdular..

Milletsiz olmayacağını bildiler nihayet.

Ve “millet”i değil ama aklını almaya çalıştılar. Afişlerine küçücük “millet aklı” yazdılar.

Yeşilçam sineması siyah-beyaz’danrenkli’ye kolay geçmedi. Önce bir parça kahverenklilik, sonra biraz biraz. Tamamı renkli olduğunda ise övünmelerini vurguladıkları kocaman bir “Tamamen renkli” çerçeveleri unutulmaz.

Lakin bu “Tamamen renkli”yi, tamamen renkli olmadan önce de kullananlar olmuştu bazı afişlerde. Onların da çerçevesi aynı idi ama, en alta çok küçük yazılan “Değildir” kelimesini kimse görmüyordu.

Milletin aklını böyle çelmeye çalışmıştı Yeşilçamcılarımız. Sonra işsiz kalınca, galiba reklamcı oldu çoğu..