Gündem

Anksiyete bir geçiş sürecidir

Anksiyete bir geçiş sürecidir

Abone Ol

Her birimiz, doğduğumuz andan itibaren, anneyle, arkadaşlarla, sosyal çevreyle, yakınlarımızla... ilişkilerimizi sürdürürüz. Yaşadığımız acı da neşe de bu ilişkilerin sonucunda doğar ve gelişir...

Heiddegger, bildiği ve alıştığı görüntüler dünyasından koptuğunda kişiyi "sıradan düşmüş" olarak düşünür. Bu durumda anksiyete devreye girer ve insanı geri getirme işlevi görür.

Daha açık bir ifadeyle, "İnsan düşünce anksiyete onu "dünya" tarafından yutulmaktan kurtararak geri getirir. Sıradan bildiklik çöker... İçerde olmak "evde olmama" varoluşsal " tarzının içine girer. ..."(İrvin Yalom, Varoluşçu Psikoterapi, Kabalcı yayınevi, 2001, S, 566)

İnsan yaşadığı dünyada, alıştığı, kanıksadığı, kendileştirdiği nesnelerle bir sevgi bağı kurmakta ve bu bağı sürekli genişletmektedir. Fakat, beklenmedik bir olay sonucunda, bu sevgi zincirlerinden biri koparsa, yaşamını sarsan bir kaygıyla yüzyüze gelmektedir. Bütün hüzünlerin, kaygıların, gözyaşlarının ardında bir kayıp vardır bu bir gerçek...

Eğer insan sevmeseydi, sevdiğine bağlanmasa ve onunla arasında bir bağ oluşturmasaydı kaygı da olmayabilirdi. Fakat sevmek ve bağlanmak insanın kurduğu ilişkinin sonucu ve yaşamın akışı da bu ilişkiler bütünüyle birlikte devam ediyor. Her birimiz, doğduğumuz andan itibaren, anneyle, arkadaşlarla, sosyal çevreyle, yakınlarımızla... ilişkilerimizi sürdürürüz. Yaşadığımız acı da neşe de bu ilişkilerin sonucunda doğar ve gelişir...

İnsan insana muhtaçtır

"Buber, ilişki özleminin "doğuştan geldiğine" ve annesinin rahminde her bireyin evrenle (bağlantılı olduğunu) bildiğine ve doğumla bunu unuttuğuna inanmaktadır. Çocuğun bağlantı" dürtüsü vardır. Önceleri başka bir bireyle dokunmaya dayanan, sonra "optimal" bağlantı dürtüsüyle ortaya çıkan bu duyguda, çocuk ben‘i bilmez, ilişkiden başka bir varolma durumunu tanımaz."( İrvin Yalom, Varoluşçu Psikoterapi, Kabalcı yayınevi, 2001, s, 575)

Buber, insanlar arasında gelişen bu ilişki düzeneğini, "ben-sen ve "Ben-o olarak tanımlamaktadır. Burada, ben ve o ilişkisini, ya bir alet, eşya ya da bir insanla olan ilişi olarak tanımlarken, bunun aktif olan, nesne ve özne arasındaki karşılıklı etkileşimden yoksun olduğunu ifade eder.

İnsani ilişkilerimiz daima karşılıklı bir etkileşim sonucu gelişir. Bu etkileşimde özne konumunda olan "ben" karşısındaki kişiyle yakın iletişim halinde olabilirken, karşısında olmayan kimselerle de dolaylı olarak bu ilişkilerini sürdürür.

Yalnızlık korkutur

Hiçbirimiz yalnızlığa ve yalıtılmış bir hayata karşı iyimser duygular taşımayız, aksine toplumsal arenada kendimizi ifade etmek ve varlığımızı bu örgünün bir parçası olarak devam ettirmek isteriz. Bu biraz da insanın güvenlik arayışının, güvenlik ihtiyacının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

İletişim kurduğumuz sosyal kanallara yakınlaşmamız ve bu kanallar arasında duygusal bir bağlılığın gelişmesi insanın temel ihtiyaçları arasındadır. İnsan yaşadığı evrenle arasında güven bağı oluşturmaktadır. Buna karşın, çocukluk döneminde güvenli bir bağlanmanın yeterli derecede sağlanamamış olması, kişiyi çeşitli bağlanma nesneleri aramaya ve bunlara hastalık derecesinde saplanıp kalmaya götürebilir. Böyle bir durumda, insan farkında olmadan eksik bırakılan bu alanı bağlandığı bir nesneye hiç bırakmamacasına yapışarak gidermeye çalışmaktadır.

Ancak, yaşadığımız dünyada, küçülen aile yapısı, sanayileşme ve bunun sonucunda ortaya çıkan sorunlar, daha geniş çaplı bir güven arayışını ortaya çıkarmakta ve insan bu sorununu, herhangi bir şarkıcıya, liderlere, futbolculara, tanınmış işadamlarına bağlanarak gidermeye çalışmaktadır.

Oysa kişi, bu insanlara hiçbir zaman yakınlaşamaz, uzaktan geliştirdiği bağlanma duygusuyla oyalanırken, sürekli kendini boşlukta hisseder.