Ankara'yı özlemek

Abone Ol

İnsan, bir dağın üstünde yaşarken dağın nasıl bir şeye tekabül ettiğini hakkıyla idrak edemez. Ne zaman ki ondan uzaklaşmaya başlarsa o zaman dağın heybeti ile karşı karşıya kalır. Bu birçok durum için verilebilecek bir örnek olduğu için kullanmayı çok severim ve sık sık kullanırım. Özellikle hasreti tarif etmekte ve kıymet bilmek üzerine konuşmak icap ettiğinde tam da duyguları somutlaştırmak için birebir yardımcı olur. Benim için Ankara ilk başlarda Yahya Kemal’in kullandığı “Ankara’nın en çok İstanbul’a dönüşünü seviyorum” ifadesi ile tarif edilebilecek bir yer idi. Bir yeri sevmek için orada yaşamak gerekiyormuş. Öyle oldu. Ankara’da geçen beş sene Ankara ile aramızda farklı bir bağ oluşturdu. Ankara’dan hem uzaklaşmak isteği hem de dönme isteğinde ki şiddet bir paradoks gibi dursa da duygusundaki karşıtlık o kadar güçlü olmuştur.

Belki Ankara başkaları için uzak, soğuk, memur şehri gibi gelse de benim için hem büyük bir şehrin genişliğini hem de taşranın sıcaklığını bir arada sunan önemli bir ayrıntıdır. Hatta rahmetli Erbakan Hoca’yı ziyaretlerimiz sonrası dönüş yolunda Yahya Kemal’e atıfla “Ankara’nın en çok Hoca’yı ziyaret edebilme imkânını seviyorum” diye çok dillendirmişizdir. Ancak Ankara’da mukim olmak da Hoca’dan sonra nasip oldu. Sanki o İstanbul’a ikametini alınca biz de Ankara’ya geçmiş olduk. Yine başka bir şehre de Hoca’dan dolayı yeni bir anlam yüklemiş olduk. Ankara’dan İstanbul’a her geçişte etrafı tenhalaştırıp, gidip ziyaret etmek de başka bir dağın zirvesinden uzaklaşmış olmanın hüznünü omuzlarımıza yüklüyordu. Ankara artık hiçbir zaman eski Ankara olmayacaktı ama başka bir Ankara olmasına da hiçbir şey mani değildi.
Ankara’dan ne zaman taşraya varsak konuşmalar bir şekilde “Ankara’nın Soğukluğu”na veya “münafık”lığına gelirdi. İnsana ait bir özelliği bir şehre yüklemenin haksız boyutu bir yana, bu yaklaşım hep bana hakikatsiz ve yakışıksız bir yaklaşım olarak gelmiştir. Oysa Ankara’da biraz soluklanma imkânı olanlar bilirler ki her şeyin en açık olduğu şehir aslında Ankara’dır. Her şey kuralına göre işler. Çok aşırı sürprizleri yoktur. Olsa bile istisna kabilinde olur. Bir yerde taşranın samimiyet boyutunun arkasına yüklenen hesapçı kişiliklerin hesaplarının tutmadığı noktalarda faturayı kendilerine kesmek yerine Ankara’ya kesmelerinden kaynaklanır. Belki yönetim merkezi olması bir yandan bu imajı verirken diğer yandan da bütün olumsuzlukların ona fatura edilmesi doğaldır.

Ancak Ankara bütün bu siyasi boyutunun, resmi üniformasının ardında canlı bir şehirdir. Her bir ilçesi, her bir semti ayrı bir hikâye anlatır. Şehre doğru bakmak gerekir. Sadece belli başlı bilinen noktalar yanıltabilir. Kalenin etrafını, çinçini, Dutluğu, Batıkenti vb. bilmeden Ankara’nın dilinden anlayamazsınız. Hele müzikleri ile Kırıkkale’den, Kırşehir’e, Yozgat’tan Çorum’a kadar etrafını domine eden hem de oralardan da beslenen bir şehirdir. Müziklerine, yaşamı algılayış biçimine bakmanız gerekir. Coşkulu eğlenceli bir şehirdir. Hüznünü bile oyun havası kıvamında yaşar. Benim en çok sevdiğim yerlerin başında metronun yüksel çıkışında merdivenlerde durup akıp giden insan selini seyretmektir. Üsküdar’dan denize bakmak gibi rahatlatıcı bir etkisi vardır.

Bir diğer nokta ise belki alışkanlık diyebilirsiniz ama Birleşik Kitabevi, Akçağ’dan (bir yıl olmuş kapanalı) alınan kitap ve dergileri Dost’ta taçlandırıp bir mekâna çökmek en çok özlediğim Anakara eylemlerinin başında gelir. Hele şimdi hızlı bir popülariteye bürünen Hamam önüne uğramak, Akif’i ziyaret etmek ayrı bir hazdır. Kaleye doğru tırmanırken Gramafon kafede soluklanmak ayrı bir hoşluktur. Pazar günleri itfaiye meydanında eski eşyalar, yaşanmışlıklar arasında soluklanmak başka bir dünyadır. Ankara’yı özlemek dostları ve muhabbeti özlemektir. Hoşça bakın zatınıza…