Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanan derin kriz artık
“çuval”a da sığmaz hale geldi. Uzunca bir süredir bu köşede dillendirdiğimiz
bunalım artık iyiden iyiye gün yüzüne çıkmış durumda. Son dönemde
Washington’dan Ankara’ya doğru yapılan tek taraflı atışlarda yaşanan sıklık ve
bunda bir üst aşama olarak kabul edilebilecek “acemi büyükelçi” Ricciardone’nin
Türk iç siyasetine yönelik “sömürge valisi” gibi yaptığı eleştiriler, artık en
tepe noktalarda yankı oluşturmaya başlamış durumda.
Özellikle son altı ay içerisinde önce “beyzbol sopası”,
ardından “retorik saldırı”, “randevu krizi” ve “Erbil’i bırak, Bağdat’a bak!”
şeklinde kendini gösteren bu türden “ayar çekme” girişimleri geçtiğimiz hafta
ABD Dışişleri Bakanı Nuland’ın Dışişleri Bakanı Davutoğlu üzerinden yaptığı
“kışkırtıcılık yapmayın” türünden sert uyarısı ile bir kez daha üst aşamaya
tırmanmış vaziyette.
Başbakan Erdoğan’ın, bir anlamda tüm bunlara geç de olsa bir
tepkisi olarak değerlendirilebilecek “Türkiye şamar oğlanı değildir” cevabı da,
açıkçası başta Suriye krizi olmak üzere, Yeni Ortadoğu süreci ve “Büyük Ortadoğu-Avrasya
Projesi”nde aynı safta yer aldığı düşünülen iki müttefik arasındaki “çıkar
çatışmalarına” ve olası bir “yol ayrımına” dikkatleri çekmesi itibarıyla
oldukça önemli.
Her ne kadar söz konusu ihtilaf, ABD-AK Parti arasında
“çatlak” boyutunda bir soruna indirgenmeye çalışılsa da, Türk-Amerikan
ilişkilerinin inişli-çıkışlı tarihi bizlere çok farklı şeyler söylüyor. Bu
bağlamda DP dönemi ve Menderes ile ANAP dönemi Özallı yıllara uzandığımızda
bunun ne anlama geldiği çok daha net bir şekilde görülecektir. Nitekim bu husus
bilahare ele alacağız...
Mevzuya tekrar keskin bir dönüş yaptığımızda, söz konusu bu
son uyarılar ve çıkışlar; aynı zamanda tek taraflı bir bağımlılık ilişkisine ve
bir “diyet” meselesine işaret etmekle birlikte, sonuçları itibarıyla bir
kızgınlığı ve hayal kırıklığını ortaya koyması itibarıyla da oldukça dikkat
çekici.
ABD perspektifinden hadiseye baktığımızda, Washington’da
derin bir öfkeye yol açan hayal kırıklıklarının başında Türkiye’nin Arap Baharı
ya da “Yeni Ortadoğu” sürecinde kendisine bölgede bir manevra alanı oluşturma
ve “bir koyup üç almaya” çalışmasının yattığını görüyoruz.
Bir diğer ifadeyle, Türk-Amerikan ilişkilerinde
küresel-bölgesel çapta rol paylaşımı, projenin uygulamaya konması sonrası
tarafların karşılıklı olarak oyun içinde oyun geliştirmeye çalışmasıyla
birlikte farklı bir mecraya yönelmiş durumda...
Bu sorunların başında hiç kuşkusuz Suriye krizi geliyor.
Buradaki en somut üç gelişme ise, bir çok kesim açısından halen muğlaklığını
koruyan F-4 hadisesi ile Kuzey Suriye (Batı Kürdistan) oldu bittisi ve ÖSO
özelinde Suriye’deki Müslüman Kardeşler ve diğer Selefi “radikal grupların”
kontrolü kapsamında yaşanan ihtilaflar olarak karşımıza çıkıyor.
Nitekim, Esad sonrası süreç kadar, Esad’ı devirme noktasında
kullanılan “araçlar” ve “yöntemler/stratejiler” bağlamında yaşanan görüş
ayrılıkları, en son kendisini İsrail’in Suriye’yi bombalamasında göstermiş
durumda. Bunun dışında, Türkiye’nin “Yeni Suriye”ye yönelik olarak Doha’da
dışlanmış olduğunu da göz ardı etmemek gerekiyor.
Irak bağlamında yaşanan krizde ABD’nin tavrını Maliki’den
yana sergilemesi ve Ankara ile Erbil’e bir ayar çekme girişimi de,
Türk-Amerikan ilişkilerinde bir başka kriz alanı olarak karşımıza çıkıyor.
Burada, Ankara’nın Maliki konusunda attığı bir takım adımların Washington
tarafından başarısız addedilmesi kadar, bu yeni süreçte de Türkiye’nin bir
takım inisiyatifler geliştirmek istemesinin yaşattığı sıkıntılar gözden
kaçmıyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin “Yeni Kürt Politikası”nın da
Washington nezdinde bir takım tepkilere yol açtığı, son dönemde Ankara’ya
önerdiği “model”den de rahatlıkla anlaşılabiliyor. Kontrolden çıkmaya başlamış
olan bir takım Kürt grupların tasfiyesini, cezalandırmasını esas alan bu “dostane” yaklaşıma Ankara’nın verdiği cevap
ise ortada...
Bunların dışında, Türkiye’nin Arap Baharı sürecinde başta
Mısır olmak üzere, bölge ülkeleriyle geliştirmeye başladığı bir takım “özel
ilişkilerin” de Washington nezdinde rahatsızlık oluşturduğu dikkatlerden
kaçmıyor. Örneğin, son Gazze krizinde Türkiye ve Mısır’ın ortaya koyduğu
işbirliği ve bunun arka planı, ABD ile birlikte bazı Batı ülkelerini ve
İsrail’i endişelendirmeye başlamış durumda. “Retorik saldırı” tepkisinin
altında da büyük olasılıkla bu husus yatıyor.
Nitekim bu rahatsızlık, kendisini bir süredir Mısır
sokakları ile Tunus’taki hükümet krizinde göstermeye başlamış durumda. Arap
Baharı sürecinin bölgesel inisiyatifin-dinamiklerinin eline geçmeye başlaması
durumu, karşı devrim süreçlerini tetiklemiş gibi görünüyor.
Burada, Başbakan Erdoğan’ın son “Şanghay Beşlisi” çıkışı ise
adeta işin tuzu biberi olmuşa benziyor. Dolayısıyla ortada Washington açısından
“dingilin kayması” şeklinde adlandırılabilecek ciddi bir “sorun” var. Bu soruna
en büyük tepkilerinden birini de yine Başkan Obama üzerinden vermek üzere...