Anadolu’da Türk ve Kürt Kimliğinin Hakikati

Abone Ol

Doğu ve Güneydoğu Anadolu tarih boyunca büyük göç dalgalarının, siyasi kırılmaların ve köklü kültürel etkileşimlerin merkez üssü olmuştur. Bu coğrafyanın sosyolojik yapısı incelendiğinde etnik kimliklerin homojen yapılar olmaktan ziyade zamanın, coğrafyanın ve idari tercihlerin etkisiyle şekillenen dinamik süreçler olduğu görülür. Bu dinamizmin en çarpıcı tezahürlerinden biri de tarihsel süreçte Anadolu’ya yerleşen Türkmen aşiretlerinin zamanla bölgedeki Kürt ve Zaza topluluklarla bütünleşerek dil ve kimlik değişimi yaşaması, yani kültürel entegrasyon olgusudur. Bu dönüşüm, ırksal veya genetik bir başkalaşım değil tamamen sosyo-politik, ekonomik ve coğrafi şartların doğurduğu doğal bir kültürel iç içe geçme sürecidir. Modern dönemin ulus devlet paradigması ve keskin sınırları bu durumları birer kırılma ya da "sorun" gibi görme eğiliminde olsa da hakikatte bu geçişler iki toplumun özündeki aynılığın ve tarihsel kardeşliğin en somut nişanesidir.

Tarihsel coğrafya ve arşiv kayıtları derinlemesine incelendiğinde, "Kürt" kelimesinin çok uzun süre etnik bir aidiyetten ziyade sosyal bir yaşam biçimini, konar-göçerliği ve dağlılığı ifade ettiği görülür. Doğu dünyasında dağlık bölgelerde yaşayan ve hayvancılıkla uğraşan topluluklar, kökenlerine bakılmaksızın bu ortak yaşam tarzıyla anılmıştır. Nitekim eski kaynaklarda, coğrafi olarak Ortadoğu’nun çok uzağında, Sibirya’daki Yenisey boylarında veya Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa’ya geçen Hun-Macar kolları arasında Türkçe konuşan ve kendisini Kürt olarak tanımlayan göçebe toplulukların izlerine rastlanması kavramın ilksel olarak bir yaşam tarzına işaret ettiğini desteklemektedir. Arap fetihleri öncesindeki eski kayıtlarda bu ifadenin müstakil bir etnik yapı olarak değil göçebe yaşam süren topluluklarla birlikte zikredilmesi de bu tezi güçlendirir. Bu durum, tarihsel süreçte toplulukların birbirini ötekileştirmeden, hayatın ve coğrafyanın getirdiği ortak paydalarda nasıl kolayca birleşebildiğini gösterir.

Anadolu, Malazgirt zaferinden çok önce de Türkmen boylarının akınlarına sahne olmuş, on birinci yüzyıldan itibaren ise kitleler halinde gelen Oğuz boyları bölgenin ana omurgasını oluşturmuştur. On ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda Harzemşahlar dönemiyle yaşanan ikinci büyük Türkmen dalgası Doğu Anadolu’daki demografiyi kökten değiştirmiştir. Osmanlı Tahrir defterleri gibi resmi ve objektif veriler on altıncı yüzyıla kadar Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki yerleşik veya göçebe cemaatlerin ezici bir çoğunluğunun Türkmen boylarına mensup olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Türkmen aşiretlerinin bölgedeki Kürt topluluklarla bütünleşme sürecini hızlandıran en büyük kırılma noktası on altıncı yüzyıldaki Osmanlı-Safevi mücadelesidir. Yavuz Sultan Selim döneminde İran’daki Şah İsmail tehlikesine karşı sınır güvenliğini sağlamak amacıyla bölgedeki Sünni-Kürt emirliklerine geniş idari, hukuki ve ekonomik imtiyazlar tanınmıştır. Bu durum, bölgede feodal bir gücü ve avantajlı bir statüyü beraberinde getirmiştir. Devletin sert politikalarına maruz kalmak istemeyen veya bölgedeki varlığını korumak isteyen birçok Türkmen aşireti idari olarak güçlü olan Kürt feodal yapılarının şemsiyesi altına girmiştir. Güçlü bir beyliğin veya aşiretin korumasına giren Türkmen kolları zamanla bu yapıların adını almış ve dillerini benimsemiştir. Sosyolojide bir topluluğun dil ve kimlik değiştirmesi genellikle üç kuşakta tamamlanan doğal bir süreçtir. İlk kuşak kendi ana dilini konuşurken ikinci kuşak temas kurduğu coğrafyanın diliyle iki dilli bir yaşam sürer ve üçüncü kuşak sadece yeni dili konuşmaya başlayarak o kimliği tamamen benimser. Bu geçiş, modern zamanların iddia ettiği gibi trajik bir kayıp ya da asimilasyon değil aynı coğrafyayı paylaşan insanların birbirinin içinde eriyerek tek bir vücut haline gelmesidir.

Merkezi yönetimin isyan riski taşıyan büyük Türkmen aşiretlerini parçalayarak küçük gruplar halinde Doğu kırsalına iskan etmesi de bu süreci hızlandırmıştır. Çevrelerindeki yoğun nüfus içinde azınlıkta kalan bu küçük Türkmen köyleri zamanla baskın kültürle bütünleşmiştir. Ancak bu bütünleşme bir yabancılaşma değil, kardeş olan iki parçanın birleşimidir. Nitekim birçok bölgede de Kürtçe konuşan aşiretler Türkçe konuşmaya başlamıştır. Bu tarihsel ve sosyolojik hakikatin somut yansımaları bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu coğrafyasında varlığını sürdüren pek çok köklü aşiretin şeceresinde döküm döküm karşımıza çıkmaktadır. Osmanlı devlet kayıtlarında ve nüfus tahrirlerinde öz be öz Türkmen boyu olarak geçen, ancak zamanla bölgenin sosyal dokusu içinde dil ve kimlik değişimi yaşayan aşiretlerin sayısı azımsanamayacak kadar çoktur. Örneğin, Oğuzların Bozok koluna mensup kadim Beğdili (Beydili) boyunun bölgedeki uzantıları ile Türkan (Tirkan), Cihanbeyli, Badıllı, Döğer, İzol ve Şeyhanlı gibi devasa aşiret yapılarının çok sayıda alt kolu bu dönüşümün en açık örnekleridir. Yine Doğu kırsalında geniş bir coğrafyaya yayılan ve bugün kendisini Kürt ya da Zaza olarak tanımlayan Atmalı, Beritan, Melikan, Hıbıran, Canbeg, Mukri, Sinemilli, Kılıçlı, Avşar ve İzoli aşiretlerinin pek çok obası, arşiv belgelerinde "Kürdistan Eyaleti" veya Doğu sancaklarına iskan edilmiş "Yörükan" ya da "Türkmen Taifesi" olarak kayıtlıdır. Şanlıurfa, Diyarbakır, Elazığ ve Adıyaman hattında yaşayan Kejan, Karahan, Direjan, Rişvan, Şadıllı ve Milli konfederasyonuna bağlı düzinelerce oymak yüzyıllar süren idari, askeri ve evlilik bağları neticesinde bölgenin baskın dili olan Kürtçeyi benimsemiştir.

Tüm bu boy, aşiret ve oymakların zaman içinde geçirdiği bu doğal kültürel değişim etnik bir kopuşu veya yabancılaşmayı değil; aynı coğrafyada kader birliği yapmış akraba toplulukların birbirinin içinde harmanlanarak ayrılmaz, güçlü ve ortak bir Anadolu kimliği inşa ettiğini gösteren en kıymetli canlı delillerdir.

Kültürel dönüşümün kalıcı ve sarsıntısız hale gelmesinde inanç ve evlilik bağları belirleyici bir rol oynamıştır. Bölgedeki Sünni-Türkmen aşiretleri, aynı inanca mensup oldukları Şafii-Kürt topluluklarıyla hiçbir yabancılık çekmeden kaynaşmış, yoğun çapraz evlilikler yoluyla akrabalık bağları kurmuşlardır. Anne dilinin kuşaklar arası aktarımdaki gücü sebebiyle bu evliliklerden doğan çocuklar zamanla Kürtçeyi ana dili olarak benimsemiştir Bugün Kayı boyuyla akraba olan Karakeçili veya Beğdili gibi büyük Oğuz boylarının doğudaki kollarının kendilerini Kürt veya Zaza olarak tanımlamasının temelinde bu evlilikler ve mezhepsel bütünleşme yatar. Buna karşılık bölgedeki Alevi-Türkmen aşiretleri inanç farklılığı sebebiyle çevrelerindeki Sünni topluluklarla evlilik bağı kurmaktan kaçınarak içe kapanmış ve dillerini korumuşlardır.

Yaşam biçimi açısından bakıldığında ise Türkmenlik zamanla şehir ve kasaba üretimiyle, Kürtlük ise dağ ve köy hayatıyla özdeşleşmiştir. Doğu Anadolu’un zorlu coğrafi yapısı ve kırsal yaşam şartları bölgedeki toplulukları hayatta kalabilmek için pratik ve esnek bir dil olan Kürtçeyi kullanmaya sevk etmiştir. Kürtçenin kelime yapısı ve pratik kullanımı, okuryazarlığın düşük olduğu o dönemlerde aşiretler arası ticarette ve günlük yaşamda kolayca yaygınlaşmasını sağlamıştır. Tüm bunlar yapay sınırların ötesinde, hayatın kendi doğal akışı içinde gelişen insani çözümlerdir.

Dönüşümün bu denli sancısız ve fark edilmeden gerçekleşmesinin en temel sebebi iki toplum arasındaki muazzam kültürel yakınlık ve ruh ikizliğidir. Doğu Anadolu’daki aşiret yapısı incelendiğinde ikili yapılar, on ikili düzenler ve aksakallılar vasıtasıyla sağlanan toplumsal denge mekanizması göze çarpar. Bu idari ve askeri örgütlenme modeli Hunlardan Göktürklere, Karahanlılardan Akkoyunlulara kadar uzanan kadim Türk devlet teşkilatındaki sağ kanat-sol kanat sistemiyle birebir örtüşmektedir. Sözlü kültür unsurları olan destanlar, ağıtlar, tekerlemeler ve ezgiler incelendiğinde de temaların, motiflerin ve toplumsal reflekslerin neredeyse ortak olduğu görülür. Kültürel dokunun bu denli benzer olması, Türkmen aşiretlerinin kimlik geçişi sırasında bir kültür şoku yaşamasını engellemiş, süreci doğal bir nehir akışına dönüştürmüştür. Modern dönemlerin siyasi ajandaları ve ideolojik saplantıları, bu dil ve kimlik geçişlerini birer çatışma veya ayrışma noktası olarak sunmaya çalışsa da sosyolojik hakikat bunun tam tersini söyler. Anadolu’daki Türkmen ve Kürt varlığı, birbirini dışlayan iki ayrı dünya değil, aynı kökten beslenen, aynı acılarla yoğrulan ve aynı neşeyle büyüyen tek bir ağacın dalları gibidir.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki bu toplumsal geçirgenlik olgusu etnik kimliklerin donmuş ve aşılamaz duvarlar olmadığını, aksine coğrafyanın ve tarihin akışıyla sürekli birbirini besleyen yapılar olduğunu gösteren en net sosyolojik tablodur. Bu süreç ayrıştırıcı bir unsur ya da modern dönemin vehmettiği gibi bir problem değil Anadolu coğrafyasında yaşayan toplulukların nasıl etle tırnak gibi iç içe geçtiğinin, akrabalık bağlarıyla nasıl ortak bir yazgıda birleştiğinin en somut kanıtıdır. Yüzyılların imbiğinden geçerek harmanlanan, kız alıp vererek kanı kana karışan bu yapı, kimin hangi dili konuştuğundan bağımsız olarak Anadolu'nun zengin, bölünmez ve ortak kültürel mirasının en değerli parçasıdır. Hakikat odur ki, bu topraklarda Türk ile Kürt’ü ayırmak bir insanın kalbini gövdesinden ayırmak kadar imkansız ve cansız bir çabadır.