Anadolu’muzda, yaklaşık 900 senede pek çok İslâm devleti ve devletçiği hâkim olmuştur. Bunların tamamının ve bilhassa en büyükleri olan Selçuklu ve Osmanlı Devleti’nin “anayasası” Kur’an-ı Kerim’di. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gâzi’nin, Şeyh Edebali’nin misafiri iken Kur’an’ın bulunduğu odada ayaklarını uzatarak yatmaktan haya etmesi meşhurdur. Bu değerli idareci ve Osmanlı devletinin diğer idarecileri, Kur’an’ın yalnızca sahifelerine değil, içerisindeki hükümlere de büyük hürmet göstermiş ve o hükümleri hem devlet idaresinde, hem de sosyal hayatta baş tacı etmişlerdir.
Selçuklu ve Osmanlı Devleti ile, diğer devletlerde ve beyliklerde bütün mahkemelerde hükümler, Kur’an’a, sünnet-i seniyyeye ve Kur’an ile sünnet-i seniyyeye dayanılarak verilen içtihatlara dayanılarak verilirdi. Bu temel kanunlar önünde şah ile gedâ, yani en üst sevideki idareci ile sade vatandaş eşitti. Fatih’in, İstanbul’un ilk kadısı ve belediye Başkanı olan Hızır Çelebi’nin önünde İpsilanti Usta ile olan muhakemesi meşhurdur.
İslam hukuk kaynaklarında “devlet idaresi”nin ayrı bir yeri vardır. Devletin kuruluş esasları, devlet başkanının seçimi, devlet yönetiminde mühim rol oynayan meclisin kimlerden teşekkül edeceği ve vazifeleri bu kitaplarda ayrıntılı biçimde anlatılır. Kur’an’a, sünnete, müçtehitlerin içtihatlarına dayanılarak hazırlanmış bu hukuk kitaplarında yer alan esaslardan bazıları şunlardır:
. İslâm’da devlet asıldır. Allahu Teâla devleti olmayan bir din göndermemiştir. Devlet olmazsa, Allah’ın koymuş olduğu binlerce hüküm nasıl tatbik edilecektir? Meselâ, hırsıza, zâniye, iftiracıya, câniye kim, nasıl ceza verecektir? Evlenme, boşanma akitleri, mirasın taksimi, alacak-verecek meselesi ve diğer binlerce mesele neye göre ve kim tarafından hükme bağlanacaktır?
. İslâmî hukuk kaynaklarına göre; onlarca devlet olmaz. Tek devlet olur, tek idareci olur. O idarecinin adına ister “Devlet Reisi”, ister “Devlet Başkanı”, ister “Halife”, ister “İmam-ı Kebir” denilsin; seçilme ehliyetinin nasıl olacağı, nasıl seçileceği ve nasıl azledileceği bellidir.
. İslâm’da idarecilik, babadan oğula geçmez. Halifenin seçilme şartları bellidir. Bu bakımdan, padişahlık sistemi, İslâm’ın esas aldığı ve tasvip ettiği bir idarecilik şekli değildir. Ancak devrin şartları icabı ortaya çıkmış defacto bir durumdur. Devletin bu şekli dışında, Selçuklu ve Osmanlı Devleti’nin idaresinde büyük ölçüde İslamî şartlara uyulmuş, müesseseler ona göre tanzim edilmiş ve işlemesi sağlanmıştır. 1517’den sonra Osmanlı bünyesine geçmiş olan “Halifelik” ise, şartları tam yerine gelmediği için “nâkıs bir hilâfet”tir. Bu bakımdandır ki, Osmanlı padişahları resmî yazışmalarında ekseriyetle halife ünvânını kullanmamışlardır. Kendilerini, “Haremeyn-i Şerifeyn’in ve bütün Müslümanların hizmetkârı” olarak görmüşlerdir.
. Anadolu’daki İslâm devletlerinin Kur’an’ı anayasa olarak kabul ettikleri ve bu esasa sımsıkı sarıldıkları devrede, dünyada eşine ender rastlanan bir ferec, fütûhat ve refah olduğu görülür. Öyle ki, Osmanlı’nın idarî sınırları üç kıtaya (Asya, Avrupa ve Afrika) yayılmış, devletin yüzölçümü 21 milyon kilometrekareye ulaşmıştır. Sonraları Osmanlının hükümfermâ olduğu bu geniş toprakları üzerinde 40 küsur devletin ortaya çıkmış olması, devletin haşmetini göstermeye yeterli bir delildir. Selçuklu devletinin tarih sahnesinden silinmesinden ve Anadolu’daki diğer bütün beyliklerin ve devletçiklerin Osmanlı bünyesine dahil olmasından sonra Osmanlı Devleti Anadolu’da da idârî birliği sağlamıştır. Konumuz ülkemiz olduğu için, belirtelim, Anadolu’da Osmanlı idaresi zamanında, yaklaşık altı asır Kur’an Anayasa olarak tatbik edilmiştir.