Artık daha az tebessüm etmekte insanlar.

Hatta gittikçe unutmaktayız gülümsemeyi.

“Organize deliler” mutlaka buna da bir el atmalı ve selamı yaygınlaştırma eylemi yaptıkları gibi “gülümse” direnişlerine de çağrı yapmalıdırlar.

Tebessümü unuttuğumuza, surat asmayı marifet gördüğümüze dair tezim elbet yeni değildi ancak önceki gün yaşadığım olay benim için ırkçılığın ülkemde tavan yaptığına dair bir utanç tablosu idi.

Bir toplantıya katılmak için bindiğim Levent Metrosu’nda sanki Türkler azınlıkta, Suriyeliler, koyu renkliler, farklı olanlar çoğunlukta idi. Aslında bu duruma son yıllarda ziyadesi ile alışmamız gerekti zira son yirmi yıldır Türkî cumhuriyetlerden gelen kardeşlerimizle oldukça renkli bir insan mozaiğine aşina idik. Özbekler, Tacikler, Kırgızlar, Uygurlar, Azeriler ile her yerde karşılaşabiliyorduk ya hastanemizde doktor idiler ya marketimizde satış elemanı. Ama onlara fazla ses etmemiştik, kadınlarını modern bulduğumuzdan mı orası ayrı bir sosyoloji tezi olabilir.

Hatta daha açık renkli Rus kadınlar; evlilikler, çocuk bakıcılıkları, ev hizmetleri ile de ailelerimize karışmıştı onları da yadırgamamıştık. Doğrusu sokağımdaki Olga’nın Türk kadınlarına iyi bir örnek olduğuna bile inanmaktayım bizim hanımlar geç vakte kadar TV izleyip ertesi gün geç kalkmalarına karşın Olga erkenden kalkıp tüm işlerini bitirmekte, camlarını silmekte, bahçesini kazmakta hatta elinde yağlıboya fırçası bütün yaz evinin bahçe çitlerini, demir kapıyı, verandanın direklerini tatlı bir yeşil kahve ile boyadı, her geçtiğimde tebrik ettim Olga’yı çalışkanlığından ötürü.

Fakat Suriyeliler gözümüze çok battı, aklımızda hep dilenenler kaldı. Ne lüks hastanelerde avuçlarca para döküp tedavi olan zenginlerini gördük, ne de tertemiz üst başları ile orta direklerini.

İşte o gün Levent Metrosunda orta direk insanlar, anne babalar, genç aileler, sevgililer, orta yaşlı takım elbiseli beyefendiler, hanımefendiler ile adeta Paris Metrosunda sandım kendimi. Orada da çok renkliler olduğu için kendimi refah ülkesi gibi hissetmedim değil. Ancak bu gururlanma çok az sürdü. Karşımda oturan beyaz tenli, sarı saçlı yavaş hareketlerinden Türk olduğu belli olan yaşlı kadın o kadar nefretle bakmakta idi ki yanımdaki üç küçük kız çocuğunu omuzlarına sıra ile alıp oynayan babaya. Yaşlı kadının sert, acımasız, kin dolu bakışlarından üç küçük kız bile gerildi, etkilendi, çocuklar korkarak babalarının kanatları altına saklanmaya çalıştılar. En çok çocukların anneleri etkilendi, açık tenli başı örtülü tertemiz giyimli ailenin annesi o kadar hüzünlendi, tedirgin oldu, rahatsızlandı ki kendisini bir suçlu gibi süzen kadının karşısında başını eğdi. Sonradan fark ettim meğerse kadın bu ırkçılığında yalnız değilmiş, yanında muhtemelen eşi olan bey de karısının yaylım ateşine bakışlarındaki tüfekle eşlik etmeye başladı, adam da o güzel aileye tiksinerek bakmakta idi ve hiç insanlıklarından utanmadan kafa sallayıp “cık cık” demekte idiler. Ama yaptığınız ayıp dercesine onlara baktım sonra ailenin kestane renkli saçlarını atkuyruğu yapıp pembe tokalarla başını süslemiş küçük kızını kucağıma aldım.

Çocuk bir kedi yavrusu gibi gerilmiş korku dolu gözlerini karşısındaki yaşlı çifte dikmişti. Lisanlarını bilmesem de ana lisanımız tebessümdü. Çocuğun saçlarını okşamak, yüzüne gülümseyerek bakmak, elini tutmak şifa terapisi gibi geldi, hızlı hızlı çarpan minik kalbinin ritimleri düzeldi. Ailenin annesi de “şükran” diye fısıldadı. Baba başıyla minnetle selamladı, o anda tebessümüme ilaç gibi ihtiyaçları olan aile de aslında bana çok önemli bir şey öğretti, kendi hatamı. Aynalara bakmaktan korktuğum o yüz ifadem çok sertti, iki kaşımın arasında iki yol olmuştu, kaş çatmaktan; aldığım kararı uygulayabilirsem eğer tebessüm eylemini bırakma niyetlisi değilim. Gülümseyerek yürümeyi kendime hedef olarak belirledim. İnsanlar deli diyebilirler, önemli değil; ırkçı olmaktan çok daha temizdir delilik.