Ortadoğu’da cadı kazanı bu sefer Patriotlar için
kaynatılıyor. Cehennemin kapılarının açılmasıyla birlikte bölgede İsrail’den
başlamak üzere, “Filistin-Lübnan-Suriye-Irak-İran” direnç hattı boyunca,
içerisine Türkiye ve Rusya’nın da dahil edilmeye çalışıldığı topyekun bir
savaşın adeta alt yapısı oluşturuluyor.
ABD’deki başkanlık seçimleri sonrası Suriye krizindeki
tıkanıklığı aşma ve “Esadsız Suriye” formülünü bir an önce hayata geçirme
noktasında NATO’nun daha etkin bir
şekilde devreye sokulduğu anlaşılan bu kontrollü krizde Türkiye’nin adım adım
bir “cephe ülkesi” konumuna getirilmeye çalışılması (daha doğrusu zorlanması),
büyük bir endişe ile takip ediliyor.
Bugüne kadar durumu bir şekilde idare etmeye çalışan ve
bundan dolayı da Katar’da Yeni Ortadoğu sürecinden dışlanabileceği mesajı
verilen, Gazze’deki son İsrail saldırısındaki çıkışı “retorik bir saldırı”
olarak tepki gören Türkiye açısından sahip olduğu seçeneklerin bir bir ortadan
kaldırılmaya başlandığı, adeta tek bir şıkka mahkum edilmeye çalışıldığı bir
ABD-NATO operasyonu söz konusu.
Türkiye’yi bir takım oldu bittilerle, “NATO Baharı” olarak
da adlandırılan “Arap Baharı” sürecinde ateş hattına agresif bir şekilde
sokmaya çalışan bu yeni planda Patriotların asil misyonunun Türkiye’ye yönelik
bir saldırıyı caydırmaktan ziyade, onu saldırgan bir gücün parçası haline
sokarak, hedef haline getirmek olduğu daha bir netlik kazanıyor. (Bu noktada,
Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’na nasıl sokulduğunu bir kez
daha hatırlamakta fayda var.)
Nitekim başlangıçta talep edildi, edilmedi tartışmalarıyla
yılan hikayesine dönen, sonrasında ise ülke sınırları içerisinde nerede
konuşlanacağıyla ilgili olarak yer bakılmaya başlanılan Patriot hadisesi,
Kürecik’teki radar üssü krizinin ikinci aşaması olarak karşımıza çıkıyor.
Burada yetki ve tetiğin NATO’da olması ve tehdit altındaki söz konusu bölgenin
Türkiye toprakları olduğu kadar NATO toprakları olarak ifade edilmiş olması da
krizi genişletici, derinleştirici etkisi ve Ankara’ya yönelik güven sorununu
bir kez daha gündeme getirici
boyutlarıyla dikkatlerden kaçmıyor.
Özellikle de, Başbakan Erdoğan’ın Associated Press’in
konuyla ilgili haberini “sağır duymaz uydurur” sözleriyle yalanlamasından
yaklaşık iki hafta sonra Patriotların Suriye sınırına yerleştirileceği haberini
bizzat kendisinin vermesi, açıklamayı yaparken de “Bizim topraklarımız aynı
zamanda 4. maddeye göre NATO’nun topraklarıdır” diyerek TBMM’den izin almaya
gerek olmadığının altını çizmesi bu tespiti haklı kılıyor.
Ayrıca, Patriotları kullanma yetkisi, yani tetiğin kimin
elinde olduğu sorusuna Hüseyin Çelik’in “Uzman insanlar gelecek ama bunun
tetiği kimde olacak ’ diye sorarsanız tetiği bizde olacak’’ şeklinde verdiği
cevabın da doğru olmadığının bir süre sonra anlaşılması, açıkçası Türkiye
açısından hiç de olumlu bir imaj olmadı.
Bu noktada, Suriye’deki krizi ve olası bir düşmanca
saldırıyı bertaraf noktasında NATO üyesi ülke olarak Türkiye’nin savunma
sistemini kuvvetlendirmeyi esas alan bu girişimine Şam’dan daha ziyade Moskova
ve İran’ın verdiği tepkiler, füzelerin esasta kimi hedef aldığıyla ilgili
algıları da ortaya koyması açısından dikkat çekici.
Bu bağlamda Rus Dışişleri Bakanı Lavrov’un; “Türkiye’ye
yerleştirilmesi planlanan Patriot füzeleri bölgede askeri çatışma riskini
artırır. Daha fazla silah stoku, onların kullanma riskini artırır. Herhangi bir
provokasyona da neden olabilir.” ifadeleriyle birlikte, gelişmeleri “Çehov
tüfek sendromu” olarak tanımlaması ve “Eğer tüfek birinci perdede duvarda asılı
ise, üçüncü sahnede o mutlaka ateş eder. Askeri konularda önemli olan niyet
değil, potansiyel. Bu potansiyel artarsa, risk de artar. Herhangi bir
provokasyon çok ciddi bir askeri ihtilafa yol açabilir. Biz bundan kaçınmak
istiyoruz.” uyarısında bulunması, Ankara-Moskova hattındaki son durumu çok net
bir şekilde özetliyordu.
Bu arada, İran’ın da Suriye için 10 Kasım’da Ankara’da
Türkiye ve Mısır dışişleri bakanlarının katılımıyla gerçekleştirilecek olan
toplantıya son dakikada katılmaktan vazgeçmesi ve “vururuz” noktasındaki
duruşunu koruması da dikkatlerden kaçmadı.
Dolayısıyla, krizin asıl hedefi bir anlamda yerini bulmuş
oluyor. “Türkiye-Rusya-İran İttifakı”, bir olasılık olmaktan tamamen
çıkartılmak ve gerekirse bunun için söz konusu devletler çatıştırılmak
isteniliyor. Nitekim, söz konusu füzelerin İsrail’in İran operasyonuna yönelik
olarak elini kuvvetlendirici bir etkiye sahip olduğunun ve bu bağlamda Patriotların Kürecik ile ısrarla
ilişkilendirilmesinin ve İsrail’in Gazze’de hava savunma sistemini test ederken
Kürecik’ten yararlandığının gündeme getirilmesinin altında da bu hedef yatıyor
olabilir.
Evet, oyun büyük! Tüm hesaplar 2013 üzerine. Hiç kuşkusuz
burada herkesin kendine göre bir hesabı var. Ama unutmamak lazım ki, Allah’ın
da bir hesabı var ve esas belirleyici olan da odur!