İnsanı bireysel varlığı ve toplumsal çevresi bağlamında ele alıp inceleme konusu yapan, toplumsal, kültürel veya manevi bilimler şeklinde adlandırılan bilimler (tarih, siyaset, sosyoloji, iktisat, antropoloji, psikoloji vb), kendine özgü özelliklere riayet etmek suretiyle, deney ve gözlem yöntemlerine başvururlar. Böyle davranmaları da gerekir, kimi zaman da bir zorunluluk olarak ortaya çıkar. Zihni veya akli şeklinde tanımlanabilen matematik, mantık, felsefe gibi disiplinler, insanın düşünme yetisi temelinde etkinlikte bulunmalarına rağmen, bir noktadan sonra, doğa bilimleri bakımından olduğu gibi, söz konusu bilimlerin birikimlerine başvurma gereği duymuşlardır. Gerçi, Rönesans olarak tanımlanan gelişim sürecinde (evet, Rönesans kavramı belli bir dönemi ifade etmek üzere XIX. yüzyılda kullanılmış olsa da, aslında bir süreç olarak anlamak daha doğru olmalıdır), öncelikle astronomi, fizik gibi doğa bilimlerinin bağımsızlık kazanmaya başlamasına kadar hemen bütün bilimler felsefe içinde ve başlığı altında toplanmaktaydı. Günümüze kadarki süreç, sadece felsefeden bilimlerin ayrılarak bağımsızlık kazanmasıyla sınırlı kalmadı, neredeyse her bir bilim alanı kendi içinde alt alanlara ayrılarak farklı adlar almalarını da içermektedir.
Bütün bu hatırlatmaları, bugün “Altılı Masa” adlandırmasıyla işaret edilen siyaset alanındaki bir olayı, kendi bağlamına uygun ve doğru bir tarzda irdeleyebilmek için yapma gereği duydum. Çünkü olay, öncelikle siyaset alanında gerçekleşmiştir, ama siyaset kavramını ve olgusunu nasıl adlandırmak, tanımlamak, anlamak, yorumlamak ve irdelemek ile yakından bağlantılıdır. Çoğunlukla yapıldığı gibi, siyasetteki herhangi bir olayı, durumu ve gelişmeyi yalınkat düzeyde ele almak (genellikle böyle olmaktadır), siyaset kültürünü daraltmakta, yozlaştırmakta ve kısırlaştırmaktadır. Oysa siyaset, olgu olarak, kültür ve uygarlık olgularının, yerine göre anahtarı, yerine göre de içeriğinin anlaşılmasını ve kavranılmasını sağlamada başat bir niteliğe sahip olabilmektedir. Onun için, siyaset olgusu çok yönlü bir bakışa, dolayısıyla, bilim ve zihni yöntemler temelinde incelemeye ve irdelemeye açık bir olgu olarak durmaktadır. Nitekim siyaset bilimi farklı bilim dallarının yaklaşımı yanında, bütüncül bir bakış açısı kazandırılmak üzere siyaset felsefesine de ihtiyaç duymaktadır. Tarihi bakımdan bu durumu tespit etmek mümkündür.
Altılı Masa’nın oluşumu, günlük siyasetin akışı yanında, toplumsal, iktisadi, toplumsal psikoloji bakımından bir takım nedenleri içerir gözükmektedir. Siyasetin temel kavramlarından olan iktidar olgusunun ele geçirilişinden, kullanımına, işlevinden doğurduğu sonuçlara kadar, bir takım sorunların tespit ve çözümünün farklı açıdan mümkün olabileceği iddiasını öne sürme girişimi niteliği taşımaktadır. İktidar olgusuna bu farklı yaklaşım, kaçınılmaz olarak, devlet olgusuna, onun varlık, ödev ve işlevine yeni bir tanım, anlam verme çabasını işaret etmektedir. Bu da, kaçınılmaz olarak, devletin yönetim biçimini tartışma gereği ve zorunluluğunu doğurmaktadır. Felsefi ya da kuramsal temeli Platon’a kadar götürülebilecek devlet biçimleri burada söz konusu olmaktadır. Ona göre, devlet, ya soylular yönetimi (aristokrasi), ya toplumda belli grupların veya zümrelerin oluşturduğu oligarşi veya bir kişinin yönetiminde tiranlık/diktatörlük ya da halkın yönetiminde demokrasi vb. şeklinde olabilir. Bu devlet yönetim biçimlerinin başat ilkeleri ve özellikleri de söz konusudur. Yani etik bakımından bazı ilkeler, yani erdem ya da erdemsizlikler, bu yönetim biçimlerini belirlerler. Sözgelimi aristokrasi onuru veya “soyluluğu” (ki bu farklı biçimlerde ortaya çıkar ve toplumca değer kazanır), oligarşi menfaati, yani bireysel veya zümresel çıkarı, tiranlık/diktatörlük gücü veya iktidar gücünü, demokrasi ise, özgürlüğü esas alır, ilkesel olarak bunlara dayanır.
Olayımızda Altılı Masa, söz konusu bağlamda özgürlüğü ve onun bireyden topluma, siyasi iktidarın elde edilmesinden işletilmesine, iktisadi faaliyetlerin ve politikaların oluşturulup uygulanmasına kadar devletin demokrasi, yani özgürlük temelinde düzenlenmesi gereğini savunmaktadır. Dolayısıyla, çeşitli şekilde ortaya çıkan olayların işaret ettiği üzere oligarşi ve diktatörlüğe karşı bir tavır alışı imler gözükmektedir. Bunun anlam ve öneminin daha fazla tartışılması, irdelenmesi, açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Bu bile, bugün için değerli sayılabilir, hatta sayılmalıdır.