Almanya'da ne oldu?

Abone Ol

Televizyon haberlerinde Başbakanın katıldığı toplantı, görüntülü bir kaç dakika içinde olup bitenlerin nasıl bir durumla karşı karşıya olunduğunu ihtar edecek mahiyetteydi. Üzerinde tam olarak durulmaması bir yana, bir kaç söz ve davranışın, hiç olmazsa, ne anlama geldiğinin açıklaması bile yeterince yapılamadı. Oysa toplantıda sarf edilen bir kaç cümlelik söz ve ortaya çıkan bir kaç davranış Başbakanın, dolayısıyla hükümetin insan ve devlet kavrayışını olanca çıplaklığıyla orta yere seriyordu. Olayların akış sürecini izleyelim.

Almanya ya yaptığı ziyarette Başbakan,Berlin de Türk vatandaşlarıyla bir toplantıya katılıyor. Bu esnada başörtülü genç bir bayan Almanya daki büyükelçilikle ilgili bir hususa dikkat çekmek istiyor. Kürsüde bulunan Başbakan, bayanın konuşmasında başörtülü olması dolayısıyla elçiliğe alınmadığı sonucunu çıkarıyor, daha doğrusu böyle anlıyor. Sahnede oturan Almanya daki Türk Büyükelçisine dönüyor ve karşılıklı kısa bir diyalog oluyor.Bu esnada salondaki dinleyiciler sesli ve alkışlı protestoda bulunuyorlar. Sonuçta devleti yabancı bir devlet nezdinde temsil eden görevli, yani büyükelçi yine devletin yürütmeyle yetkili kıldığı bir başka görevli yani Başbakan aracılığıyla protesto ettiriliyor. Eğer büyükelçi böyle bir duruma, bir başka devlet tarafından bırakılmış olsaydı, diplomasi gereği karşı bir tepkiye vesile olurdu. Mesela nota verilir, dikkati çekilir veya büyükelçi çekilirdi. Denebilir ki, bir devlet kendi kendine nota veremez. Evet nota veremez, ama notayı gerektirecek söz ve davranışta da bulunamaz. Anlaşılmaz olan, Başbakanın nota gerektirecek söz ve davranışta bulunmasıdır.

Öte yandan Başbakan, büyükelçiyle yaptığı diyalogda, bırakınız bir devlet adamı tutumunu, iki insanın karşılıklı konuşması esnasında gözetilmesi gereken görgü kurallarına riayeti bile dikkate almayan bir tavır sergilemiştir. Başörtülü bayanın konuşmasında, başörtülü olduğu için elçiliğe sokulmadığı anlamını çıkaran Başbakan, bu uygulamanın yasal bir dayanağı var mıdır, şeklinde büyükelçiye yönelttiği soruya, genelge cevabını alınca, böyle bir genelge olamıyacağı, varsa da görmek istediğini ifade ediyor. Yani burada muhatap büyükelçi İrtemçelik in özel kişiliği değil, Türkiye Cumhuriyeti nin devlet olarak tüzel kişiliği, bu kişilikten yetkili kılınmış "Başbakan", güvensizliğini açıkça dile getiriyor. Belgeyi görmek istemesi, yönetim, devlet, bürokrasi bilgisi ve terbiyesiyle bağdaşır bir yaklaşım değildir.Başbakan, bakan, müsteşar, genel müdür, müdür, şef vb. yetkili kılınmış merci olmaları, onlara kendi kural ve hukularını keyfince koyma ve uygulama hakkı vermez.Devlet terbiyesi diye nitelendirilen kavram zaten üstün, asta nasıl, ne tarzda davranacağıyla ilgili yazılı olmayan (çoğunlukla) kurallardan oluşur. Devlet terbiyesi kavramı, özü, yani hakkı, özgürlüğü, adaleti, nasafeti oluşturan özü muhafaza eden ve işler kılan usûllerdir ve değerlerdir. Velev ki Başbakan o genelgeyi görmek istesin, normal olanı, genelge belgesini göstermekle yükümlü olan görevlinin hiyerarşik statüsüne riayet etmesidir.

Aynı toplantıda bir başka olay daha gerçekleşiyor. Bir takım kişi, şirket ve holdinglerin uygulamalarından mağdur ve mutazarrır olmuş kimseleri temsilen konuşan biriyle Başbakan arasında gerilimli bir diyalog yaşanıyor. Bir ara Başbakan, büyükelçiyle sahnedeki masada birlikte oturan Devlet Bakanı Babacan a "Ali" diye hitap ederek yanına çağırıyor ve "şu sahtekârı araştırın" şeklinde emrediyor.

Doğrusu, bu sahneyi daha sonra bir televizyonda gördüğümde, tek kelimeyle nutkum tutuldu. Bakan olarak kabinesine aldığı bir kişiye göbek adıyla hitap edilmesi, ikinci olarak "sahtekâr" diye nitelenen bir kimse hakkında bilgi toplamasının emredilmesi, izahı gayri kabil bir haldir. Konuşan vatandaşın "sahtekâr" olarak (velev ki öyle de olabilirdi ) nitelendirilmesi, daha önce bir çok benzerine rastlandığı için (Mersinli bir çiftçiye karşı sarfedilen sözler) ilk değildi, ama kabul edilebilir de sayılamaz.

Sadece bir toplantıda gerçekleşen "vak aları" sağlıklı, doğru ve hakkaniyetlice değerlendirmek istediğimizde ortaya "vahamet" şeklinde nitelendirebileceğimiz olaylardan olgulara işaret eden bir görüntü ortaya çıkıyor. Artık olay değil, olgu sözkonusudur. Bu olguda insanın yeri olmadığı gibi, devlet kavrayış ve kültürünün de, bir değer olarak kabul edilebileceği ihtimali bulunmuyor.

Almanya da, Berlin de olan tek kelimeyle vahimdir. Ciddiyetle tahlil edilmesi ve ona göre tavır alınması kaçınılmazdır. Aksi takdirde dönüşü bir hayli zor badireli bir yola Türkiye savrulacaktır.