Son yıllarda Almanya’da da Türkiye’de de siyasetçilerin diline pelesenk olmuş tek bir cümle var:
“Gençler artık çalışmak istemiyor.”
Bu cümle, masum bir tespit değil; bilinçli bir tercihtir. Çünkü sorumluluğu gençlerin üzerine yıkar, siyaseti ve yanlış politikaları sorgulanmaktan kurtarır. Ekonomik kriz derinleşirken, işsizlik artarken, çalışma şartları ağırlaşırken suçlu olarak gençlerin gösterilmesi, siyasetin en eski kaçış yollarından biridir.
Oysa rakamlar konuştuğunda bu yalan çökmektedir.
Almanya’da Bavyera DGB Gençliği tarafından yayımlanan son mesleki eğitim raporu, “gençler tembel” algısını açıkça çürütüyor. DGB (Deutscher Gewerkschaftsbund – Alman Sendikalar Birliği), Almanya’daki en büyük çatı sendika örgütü olarak çalışma hayatına dair güvenilir veriler sunuyor. Rapora göre mesleki eğitim alan gençlerin büyük bölümü çalışmak, üretmek ve mesleğinde ilerlemek istiyor.
Araştırma, gençlerin sorumluluktan kaçmadığını; aksine yoğun bir tempoyla çalıştıklarını gösteriyor. Fazla mesai yapan, ek yük taşıyan, hafta sonu dahi çalışan binlerce genç var. Gençlerin itirazı tembelliğe değil; adaletsizliğedir. Uzun çalışma saatlerine, düzensiz mesailere, düşük ücretlere ve değersizleştirmeye karşıdır.
Yani Almanya’da gerçek nettir:
Gençler çalışıyor.
Ama siyasetçiler bu gerçeği görmek istemiyor.
Çünkü “gençler tembel” demek, kendi sorumluluklarını gizlemek için en kolay yoldur. Yanlış eğitim politikalarını, bozuk iş piyasasını, yetersiz ücretleri konuşmak yerine gençler hedefe konur.
Bu tabloyu gördükten sonra Türkiye’ye baktığımızda, aynı yalanın çok daha sert ve çok daha yıkıcı biçimde kullanıldığını görüyoruz.
Türkiye’de de her ekonomik kriz döneminde, her işsizlik tartışmasında aynı suçlama devreye sokuluyor:
“Gençler çalışmıyor, iş beğenmiyor, tembel.”
Oysa Türkiye’de sorun çalışmamak değildir.
Sorun, çalışmanın karşılığının verilmemesidir.
Türkiye’de genç işsizliği yıllardır yapısal bir sorun hâline gelmiş durumda. İş bulan gençlerin önemli bir bölümü asgari ücretle, güvencesiz sözleşmelerle ve uzun çalışma saatleri altında çalışıyor. Üniversite mezunu olmak, artık güvence değil; çoğu zaman hayal kırıklığı anlamına geliyor. Gençler kendi alanlarında iş bulamıyor, geçici ve belirsiz işlere mahkûm ediliyor.
Almanya’da gençler fazla mesaiye itiraz ettiğinde en azından tartışma başlıyor.
Türkiye’de ise itiraz çoğu zaman şu cümleyle bastırılıyor:
“İstemiyorsan kapıda bekleyen çok.”
Bu cümle, Türkiye’de çalışma hayatının yazılı olmayan anayasasıdır.
Siyasetçiler gençlerden sabır istiyor, fedakârlık bekliyor, “biz de zorlandık” diyerek susmalarını talep ediyor. Ama aynı siyasetçiler; düşük ücretlerin, hayat pahalılığının, güvencesizliğin, torpilli düzenin hesabını vermiyor.
Gençlerin yurt dışına gitme isteği bu yüzden bir heves değil, bir kaçış değil; bir çıkış arayışıdır. Gençler ülkelerini sevdikleri hâlde, emeklerinin değersizleştirildiği bir düzende yaşamak istemiyor.
Almanya’daki araştırma şunu net biçimde ortaya koyuyor:
Gençlik sorun değildir, aynadır.
Ama siyasetçiler aynaya bakmak yerine, aynayı kırmayı tercih ediyor. Gençleri suçlayarak kendi başarısızlıklarını örtmeye çalışıyorlar.
Gerçek şudur:
Gençler tembel değil.
Çalışmayan siyaset anlayışıdır.
Gençler çalışıyor, üretiyor, ayakta kalmaya çalışıyor.
Siyasetçiler ise bu emeğin hakkını vermek yerine, “gençler tembel” yalanına sığınıyor.
Bu yalan sürdükçe kaybedilen sadece gençler olmayacak.
Gelecek de kaybedilecek.