Ruhun şâd olsun Ulu Hakan Abdûlhamid Han’ım... (1)
Gözlerim seni arıyor sevgili sultanım. Tam 96 yıldır yoksun bizde… Gönlümün, ruhumun kalbimin tam orta yerindesin yıllardır, ama ne bileyim işte, yoksun bizde… Güzel ruhlu çilekeş dedem seni ben nasıl anlatayım, nereden başlayayım, ne diyeyim vallahi bilmiyorum. Benim kartal bakışlı kartal edalı dedem ulu hakan, 21 Eylül 1842 Çarşamba günü dünyaya geldi. 10 Şubat 1918 günü Allah’ına kavuştu. 10 yaşında hafız oluyor. 12 yaşına kadar “Batı Edebiyatı” adı altında her ne var ise okuyup bitiriyor. 13 yaşında hocası Ömer Efendi’den “Arap Edebiyatını” daha sonra ise yine hocalarından Şeref Efendi’den “Fars Edebiyatını” alıyor. 16 yaşına geldiği vakit; Arapça, Farsça, Fransızca, İngilizce ve İtalyanca’yı ana dili gibi konuşmaya başlıyor.
Henüz Şehzadeliği dönemlerinde saray çevresinde her zaman ve daima dikkat çeken bir çehre… 1858 sonbaharında Fransız hükümetinden alınan bir davet üzerine amcası ve veliaht Abdülaziz efendinin başkanlığında, Yusuf İzzettin Efendi, Murat efendi, Ali Vasıf efendi, gibi mühim şehzadelerin yanında Ulu Hakanımızda 16 yaşında bu davete gidenlerden… O gece verilen resepsiyona Kırım savaşına Avrupa ile beraber giren Osmanlı delegasyonu da davetli…
Açılış konuşması yapan sunucu bir süre sonra sözü Osmanlı heyetine bırakıyor. Osmanlı masasında derin bir sessizlik… Hiç kimse konuşmak istemiyor. İtalyan, Fransız, İngiliz, ve Osmanlı heyetlerinin davetli olduğu bu toplantıda, katılan misafirlere hitap edebilecek bir Osmanlı çıkmıyor ortaya… İçten içe gülüşmeler aşikâr hale geliyor diğer masalarda. Derin bir sessizlik hâkim oluyor salona. Derken siyah takım elbisesi, beyaz ve kolalı gömleği, gülkurusu kravatı, gülkurusu fesi, uzun redingotu, uzun ince ve parlayan siyah ayakkabıları ve ellerinde beyaz eldivenleri ile bir genç kalkıyor Osmanlı masasından… Salonun ortasına kadar yürüyor. Masaları sıcak yüz ifadesi ve güzel tebessümü ile selamlıyor. Sonra başlıyor söze. İngiliz heyetinin bulunduğu masaya bakarak İngilizce, Fransızların bulunduğu masaya bakarak Fransızca, İtalyanların bulunduğu masaya bakarak İtalyanca orada niçin bulunduklarını ve Osmanlı devletinin misyon ve vizyonunu hiç teklemeden anlatıyor. Sonra tekrar tebessümle herkesi selamlayarak yerine oturuyor. Herkes şaşkın şaşkın birbirine bakıyor. Bir süre sonra solana hâkim olan derin sessizliği müthiş bir alkış tufanı deliyor. Tüm gözler hayranlık dolu bir ifade ile bu gencin üzerinde. Osmanlı şehzadelerinin kıskançlıkla, Avrupalı bürokratların hayranlıkla seyrettiği bu genç tarihe 2 Abdülhamid Han olarak geçecek olan “Ulu hakan gök sultan Abdülhamid han’dan” başkası değildir. Henüz 16 yaşındayken nam salıyor tüm dünyaya…
20’li yaşlarda devrin meşhur âlimlerinden aldığı “hadis-kelam-fıkıh-tefsir” ilimlerinde zirve noktada. Saraya şeyhülislamlık makamından gelen bazı fıkhi fetvaları esastan ve usulden bozacak ve geri gönderebilecek çapa eriyor.
Ömründe bir tek vakit namazı kazaya kalmamış, 15 yaşından itibaren 76 yaşında ölene kadar bir kere bile yere abdestsiz basmamış bir iman abidesi… Sabah yatağından kalktığında Kerbela toprağından pişirilerek yaptırdığı tuğla ile “teyemmüm” alır, o abdest ile lavaboya gider ve orada su ile abdestini tazeler… Her sabah beşte kalkar ve yaz kış demeden soğuk su ile duş alır ve güne öyle başlarmış. Gece namazları ömrü boyunca terk etmediği sünnetlerden…
33 yaşında, 31 Ağustos 1876 yılında 34. Osmanlı padişahı olarak tahta çıktığı vakit, “bitti” artık dendiği bir anda memleket patlamaya hazır bir bomba halinde bırakılır avuçlarına. Tahta çıktığı an, Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya, Kuzey Afrika, Ege velhasıl memleketin dört bir yanı kaynayan kazan… İmparatorluğun tüm çabalarına rağmen tarihe 93 harbi olarak kaydedilen Osmanlı - Rus harbi patlak verir. 1877 yılı kış ayıdır ve henüz 5 aylık padişahtır. Her yer kan, hicran ve gözyaşına boğulmuştur. Gazi Osman Paşa ve Gazi Ahmet Muhtar Paşaların insanüstü gayretlerine rağmen teknik teçhizat yetersizliğinden bu savaş kaybedilmiş ve Gazi Osman Paşa esir düşmüştür.
Doğuda Erzurum’a kadar olan bölge elden çıkmış, batıda ise Ruslar İstanbul Yeşilköy’e kadar ilerlemiştir. Osmanlı çaresiz, Osmanlı garip ama başında Allah’ın bu millete bir nimet olarak ihsan buyurduğu, Siyasi dehası ve zekâsı tüm dünya tarafından kabul edilen Ulu hakan, Cennet mekân sultan Abdülhamid han hazretleri bulunmaktadır (çok şükür).Meşhur “Ayestafanos“ antlaşmasıyla savaşta kaybettiğimiz toprakların %80 ini daha sonra yapılan Berlin Konferansı’nda geri almayı başarmıştır. Savaşta kazanıp masada kaybetmeyi gelenek haline getiren bu millet ilk defa “Ulu Hakan” zamanında savaşta kaybettiği hakların büyük bir kısmını masada kazanmayı bilerek kalkabilmiştir. Türk milletinin, tarihi boyunca bir mağlubiyetin ardından bu mağlubiyetle beraber kaybettiklerini geri aldığı tek antlaşma budur.
Almanya İmparatoru 2. Wilhemm; “Allah her yüzyılda bir bu dünya üzerine 100 gram “siyasi beyin” gönderir. Bu yüzyılda da dünyaya 100 gram siyasi beyin göndermiştir. Bu 100 gram beynin 90 gramını Abdülhamid’e, 5 gramını bana geri kalan 5 gramını da diğer ülke liderlerine dağıtmıştır.” Demekten kendini alamayacaktır.
33 yıl 7 ay 27 gün süren saltanatı süresince önüne sunulan içinde amcası sultan Abdülaziz Han’ın katilinin de bulunduğu yüzlerce katilin idam fermanını onaylamamış ya serbest kalmaları noktasında emir vermiş ya sürgüne göndermiş (Mithat Paşa’yı Taif’e göndermesi gibi) ya da müebbete çevirmiştir. Yıldız Camii’nde Cuma namazı çıkışında kendisine suikast yapan Belçikalı ermeni yardakçısı komitacının idamı dâhil hiçbirini imzalamamış. Ama iki idam fermanı hariç. Sarayda bir kadını öldüren harem ağasının idamıyla, kendi annesine tecavüz ettikten sonra öldüren bir Rum gencin idam fermanı. Bu fermanları onaylamış. Hayatı boyunca karıncayı dahi incitmeyen bu mübarek insana Ermeniler ve içimizdeki beyinlerini Ermenilere satmış işbirlikçiler kan dökücü manasında “Le Sultane Ruj” Kızıl Sultan iftirasını atıyorlar.
23 Aralık 1876 senesinde ilan edilen “Kanun-i Esasi” gereği kurulan Meclis-i Mebusan’ı bir süre sonra zararlı gördüğü için kapatıyor. Çünkü bu Meclisten memleket ve din hayrına hiç faydalı bir madde çıkartamıyorlar.
Günde muntazaman 14-15 saat çalışıyor. 1,5 saat vakit namazı kıldığını farz edin. Bir de en kötü halinde bile terk etmediği gece namazları… Eğer vakit kaldı diyorsanız o da uykuya… Uykuyu bozacak mühim bir hadise olmazsa eğer. Her sabah soğuk duş peşinden yarım saatlik tesbihat, hafif bir kahvaltı ulu hakanımızın gün başlangıcını oluşturmaktadır. Saltanatı süresince Osmanlı sarayında daima her öğün tek çeşit yemek çıkmasını emretmiş. Yani asla çorba, kuru fasulye ve pilavı bir öğün içerisinde yememiş. Bir gün çorba, bir gün kuru fasulye bir gün de pilav… Bir gün mabeyn başkâtibi Tahsin paşa sormuş; Niçin böyle yapıyorsunuz Hakanın cevabı şu olmuş; Ben tek tabak yemek yediğimde doyuyorum. Doymazsam bir daha istiyorum. İkinci çeşit yemek haramdır. Allah katında mesuliyeti vardır.
Hesabı verilemez diyor. Ne ince ilim ve irfan değil mi ..
Kendi maaşından, içinde İttihat ve Terakki partisini kuran İbrahim Temo ve Emanuel Karaso dâhil olmak üzere 353 öğrenciyi bursa bağlamış. Kuduz mikrobunu bulan Luisse Pastör’le ciddi mektuplaşmaları var. Diyor ki Ulu Hakan; “Gel İstanbul’a yerleş Fransa’da aldığın maaşın 3 katı, yaşadığın evin 3 katı, ne istiyorsan her şey emrine amade. Yeter ki gel İstanbul’da çalış.” Pastör diyor ki;
“Ben Fransız milliyetçisiyim ve ülkemi çok seviyorum. Gelemem. Ama en sevdiğim asistanımı size gönderebilirim.” Asistan geliyor ve İstanbul Fatih’te bir “Kimyahane” kuruyor. Ve burada Biyolojik araştırmalar yapılıyor ve Çiçek aşısı o günlerde bu laboratuardaki çalışmalar sayesinde uygulanmaya başlanıyor. Ulu hakan bu asistanın gelmesi şerefine Pastör’e ciddi maddi yardım yapıyor. Pastör de sultanın gönderdiği bu para ile dünyanın ilk Çiçek aşısı laboratuarını kuruyor. Bu laboratuar halen Paris’te faaliyettedir.
Uçağı 1905’te bulan Wayt kardeşlere açık davet mektubu gönderiyor. Ama mektup bilinmeyen bir sebepten ötürü muhataplarının eline ulaşmıyor. Kim bilir o mektup ulaşsaydı bu bilim adamları uçak konusundaki çalışmalarını İstanbul’da Sultanın gözetiminde ve himayesinde yapılacaktı. Dolayısıyla tarihi seyir bambaşka olacaktı.
Vivaldi’nin meşhur “4 Mevsim” sonatının değişik versiyonu olan “Cennet Bahçesi” isimli sonatı yazan Piyano virtüözü Wagner ABDÜLHAMİD hanın çekim sahasında. İstanbul’a çağırıyor. Wagner geliyor. 2,5 sene kalıyor. Yıldız Sarayı Orkestrasını o kuruyor. Ha bu arada Sultan Abdülhamid han çok ciddi bir piyano virtüözü. Bugün T.R.T repertuarında 82 adet bestesi mevcut. Yaptığı İtalyanca besteler İtalya Konservatuarlarında ders mevzuu…
Deniyor ki, Abdülhamid Osmanlı donanmasını haliçte çürümeye terk etti. Sebebi gayet açık; devrin donanmaları demir ve çelikten gemilerden oluşturulmuşken Osmanlı donanması ise tepeden tırnağa ahşap 16. yüzyıldan Barbaros’tan kalma cilalı ve vernikli ahşap gemilerden oluşmaktaydı. Bu gemilerle maazallah bir savaşa katılmak intihar etmek demek değil midir . O gemiler o haliyle birer yüzen tabut değil midir. Demir, çelik ve tunçtan gemiler karşısında cilalı ahşaptan bir donanma…
ABDÜLHAMİD Han, bu ahşap yığınına donanma muamelesi yapmamakta haklı mıdır yoksa haksız mı Karar sizlerin… Sonra diyorlar ki kızıl sultan bu muazzam donanmayı Haliç’te çürüttü. Emin Oktaycı güruhun iddiaları böyle.
1994 yerel seçimlerinde Refah Partisi İstanbul’u kazanınca, ilk icraat Haliç’i temizleyip yaşanabilir, balık tutulabilir hale getirmek oldu. Yüz binlerce ton çamur ve lağım artığı çıkartıldı. Haliç’in o siyah ve korkutucu suyundan. Her şey çıktı. Akla hayale gelmeyen şeyler çıktı ama gemi parçaları zincirler ya da daha geniş hali ile donanmaya ait hiçbir şey çıkmadı. Bunun da yalan olduğu böylelikle anlaşıldı. Ulu hakan donanmayı çürümeye terk etmemiş işe yarayan parçalarını söküp diğer gemilerde kullandırmış tahta kısımlarını ise Eyüp civarında oturan fakir fukaraya yakacak olarak dağıtmış. Fakat sonra ne yapmış biliyor musunuz Sıkı durun Denizaltı filosu kuruyor. Evet, yanlış duymadınız Denizaltı filosu. Dünyada ilk Denizaltı 1878’de icat ediliyor. 7 yıl sonra 1885’de Osmanlı İmparatorluğu’nun 6 adet denizaltıdan oluşan filoyu kuruyor. İşte büyük devlet böyle olunur.
BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU…