“Allah’ın kulu bir Müslüman yok mu?”

Abone Ol

Dünyada insanların üçte birini Müslümanlar oluşturuyor. Müslüman’ın sorumlulukları var. Biz bu sorumluluklardan sorumluyuz. Bir insanın gücünün yetebileceği, giderebileceği bir sorun varsa onun üstesinden gelme sorumluluğu bulunuyor. Sorumluluk da bir sorun.

İnsanlık dert sahibi. Büyük bir karmaşa var. Bu, sadece bireysel değil kitlesel de böyle.

Bir hac ibadeti yaşandı. Milyonlarca insan dünyanın merkezine Kâbe’ye, Medine’ye aktı. İbadetlerini yaptı. Bunlar farz olan yükümlülükleriydi. Güçleri yetenler, sağlıkları yerinde olanlar gitti.

Oysa Kâbe’nin birkaç yüz bin kilometre ötede Filistin’de, Lübnan’da, Yemen’de, İran’da, Türkistan’da, Venezüella’da daha birçok yerde insanlık zulüm altında. Bombalanıyor, ölüyor, evsiz barksız yurtsuz kalıyor. Oysa Müslümanların genelinde asla bir kıpırdanış yok. Acı çekmiyor, umursamıyor. Müslüman bir toplumun yaşadığı bir beldede, insanlar eğer kimi haksızlıklara ve yanlışlıklara uğruyorsa orada acı çekenler yakınırlar: “Burada Allah’ın kulu bir Müslüman yok mudur” diye soruyorlar. Oysa o beldenin halkı Müslüman. Yakarış ise o insanların Müslüman olma sorumluluğunun bulunup bulunmaması sorgulamasıdır. Haklı bir sorudur bu.

Güç yetirme bir ölçüdür elbette. Bu farklı özelliklerde olabilir. Farklılıkların etki alanı da bulunuyor. Bunları bir biçimde devreye sokmak bir anlamda görevini yerine getirme oluyor.

Sorumluluk ve dayanışmalar aileden itibaren başlıyor, komşuya, çevreye, kasabaya, ülkeye ve insanlığa doğru genişliyor.

Yakın zaman olaylarından İran insanlık dersi verdi. Bu insanlık dersi önce kendi içindeki, farklı anlayışlar, zihniyetler, mezhepler, ırklar olmasına karşın ülke içinde sağlanmış oldu. Ülkelerini, medeniyetlerini, dinlerini, kültürlerine emperyalizm karşısında koruma birlikteliği sağlandı. Bu, büyük güç diye bilinen emperyalleri bir anlamda sınırladı. Ne yazık ki bu, İran ile sınırlı kaldı.

Ruhları kararan toplumlar birbirlerini yemeyle meşguldürler. Bir arada yaşama bilincini ve tahammülünü gösteremiyorlar. Bir arada olabilecekleri güzelliklerde buluşmayı akıllarına getirmiyorlar.

Zihinleri bulandıran putlar, ırklar, mezhepler, ideolojiler, sapkınlıklar, yaşama alışkanlıkları, hırslar engel. Kapitalist ve faizli toplumlarda ise sermaye, güç, para, her şeyin üzerinde.

Ne yazık ki bunların güdücüleri de Müslüman. Hayırlı, iyi ve güzel olanı değil İslâm inanç ve düşüncesine aykırı olanlarda yarışıyorlar. Çekişmeleri, boğuşmaları bunların üzerinde. Müslümanlar ise çok daha vahim olanı İslâm’ı bu gibi durumlarda araç olarak kullanıyorlar. Hem Müslüman, hem ırkçı, mezhepçi, liberal, sağcı, solcu, Kemalist, ulusalcı. İnsanlığı ve İslâm milletini buluşturabilecek olanlardan tamamen uzak duruluyor. O zaman ister istemez, “Bir Allah’ın kulu Müslüman” arayışı özlemi doğuyor.

İnsanlar birbirlerini sorgulamadıklarında hesaba çekmediklerinde umarsızlaşıyorlar, kaygısızlıklar başlıyor. Elbette bu önce soruyu soran kişinin kendisinden başlamalıdır. Kanıksama ve umarsızlıklar başlayınca birbirlerine karşı sağırlaşıyorlar. Birbirlerini görmüyor ve duymuyorlar. Müslüman dikkat ve duyarlığı en sıradan bir ayrıntıyı bile göz ardı etmeme bilincinde olmalı.

En büyük sorumluluk ve hesap insanın kendisiyledir. Güzel arkadaşlarla, dostluklarla birliktelikleridir.

Akan hayat ırmağında suların bulandırılmaması arzulanan, özlenen. Ne kadar sakınılırsa o kadar başarılı olunur. Şu sosyal medya yüzüne bakıldığında, genel anlamıyla insanın tutunabileceği dalları bile kalmıyor. Korkunç bir nefret dili, bir fanatizm, korkunç bir fenomen tutkusu, yaşanan yanlışları ve günahları bile savananlar yığınından geçilemiyor.