Alışmadan Birazcık Düşün!

Abone Ol

Zygmunt Bauman, "Kötünün en iyi dostu sıradanlıktır, sıradanlıksa alışılmış olanı nihai hikmet yerine koyar" der. Bugün yaşadığımız her şeye bu tesbiti uyarlayabiliriz. Önümüzde duran bütün problemlerde bu dostluğun izlerini bulabiliriz. Küçük olduğunu düşündüğümüz her alelade durumu önemsemeden geçtikçe “temyiz” kabiliyetimizi kaybediyoruz. İyiyi-kötüden, güzeli- çirkinden, faydalıyı-zararlıdan ayıramıyoruz. Onun içindir ki sürekli bir gerileme hali yaşıyoruz. Bu gerileme ahlak, merhamet, adalet, paylaşma, hak vb. değerlerde oluyor. Bunların yerine ise güç, hırs, hız, haz ve aşırılık içeren her şeyi ikame ediyoruz. Bu bakımdan yaptığımız, sıradan gördüğümüz her küçük ayrıntı, kötülüğün alanını genişletiyor ve onu olağan hale getiriyor. Yılların birikimi kadim değerler; tabiat, insan, iklim, düşünce vb. her şeyi popüler kültürün malzemesi haline getirip, sıradanlaştırıp, tek kullanımlık metalara dönüştürüyoruz ve bir köşeye atıyoruz. Bu üretemeyen, etken olamayan, edilgen ve tüketen günümüz insanının en büyük ihanetidir. Çünkü üretmek isteyen, etken olmak isteyen bu iki duvarı aşmak isteyen insana yapılmış en büyük kötülüktür. Çünkü bu; yolu tahrip edip, izleri bozmaktır.  Bu bakımdan da yaşanan her şey bir şölen havası ile örtülüyor. Ya yas, ya tasa ya da neden kaynaklı olduğu belli olmayan abartılı bir neşe hali bu örtme işini üstleniyor.

Bugün bu örtme işlemleri yüzünden Müslüman kimliği belirsizleşirken, İslam ve Müslüman da özne olma kabiliyetini kaybediyor. Herkesin bir ucundan çektiği ve etki dairesini daralttığı bu düzlemde söz söyleme, eylem koyma konumundakiler ne yazık ki “aynileştirme”, “belirsizleştirme” işlevi görüyorlar söz ve eylemleriyle. Sivil toplumundan siyasetine, ilmiyeden bürokrasiye, entelektüelinden akademisyenine tuhaf bir sağırlaşma, dilsizleşme ve hattı zatında körleşme yaşanıyor. Bu yaşanan da bir çeşit örtü görevi üstleniyor. Sorumluluk duygusu giderek sadece iktidarı desteklemeye, var olanı muhafaza etmeye yönelik olarak algılanıyor, ne olup bittiği üzerine soru soran, sorgulayan, düşünen herkes için hazır olan zehirli bir ok heybeden çıkartılıyor ve “hain” etiketi ile saplanıyor. Coğrafyayı bir uçtan diğerine dolaştığınızda aynı kafa karışıklığı, aynı “örtme” girişimlerine şahit olursunuz. Bu kadar acı ve elemin olduğu yerden bir silkelenme gerçekleşmiyorsa işaretleri yanlış yönde okuduğumuzu dile getirebiliriz. Nerede olduğunu bilmiyorsan, nereye gideceğin hususunda haritaların, pusulaların ve yön levhalarının bir yardımı olmayacaktır. Bilginin, etikete dönüştürüldüğü her şeyin kolayca kırdırıldığı “piyasa” hayatlar, büyük bedelleri hep gariplere ödetiyor. Daha az acı için adeta istikrarlı olanı seçin diyorlar. Ne tuhaf!

Zihni iflas, zihni işgal en kötüsü de bu! Sınırsız bir istek, doymayan bir iştahla saldırılan eşya, dünyevi hırslarla en parlak ümitleri bile, yani gençleri de buna alet ederek geleceğe dair iyimserlik düşüncesini de batıl ediyoruz. Sanki İkbal’in dediği hali yaşıyoruz; “İnsana sığabilen kâinat, kâinata sığamayan insan.”  Neyi başarı olarak görüyoruz? Hayata bu kadar tapan bir insan kitlesine ulaşmış olmayı mı? Yoksa içinde yaşadığımız hayatın hakkını veremeyişimizin aymazlığını mı? Neyi? Nereye vardık da, vardığımız yerden uzaklaşmaktan korkuyoruz? Gerçekte kaybettiklerimizin yanında kazandıklarımızın esamesi okunur mu? Şeyh Sadi’nin zamana meydan okuyan hikmetli sözünü hatırlamakta fayda var; “Kişiye kabahati söylenmezse, kabahatini hüner sayar” diyor. Onun için ne tevil, ne yama ne de yaranma bizi sahili selamete ulaştırmayacak, altına ne kadar afili aforizma kasarsanız kasın hamasetin dibinde hep beraber boğuluyoruz. Kötüye alışmadan, kötülüğü sıradanlaştırmadan; bir miktar vicdanla, bir miktar adaletle ve bir miktar merhametle işe başlamaya ne dersiniz? Ol vakit, hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMİ

O sahibinin sesi gramofonlarda çalınan şey

incecik melankolisiymiş yalnızlığının

Ece Ayhan

Not: Bu hafta güzel insan, kadife sesli, Savaş Talha’yı dinliyoruz. “Gül Ahmedim” diyor, içimizde binlerce gül açıyor... İçe doğru akan nağmelerde kadife bir hüzün ve sonsuz bir hasret sarıyor bizi. Çıplak, yalın hakikat…

Not: Savaş Talha’nın bir evladı daha dünyaya gelmiş, hoş gelmiş. Allah bahtını güzel etsin. Hayırlılardan olması duasıyla, kardeşime göz aydınlığı olsun.

Bize kadar

“Fırtınanın şiddeti ne olursa olsun, martı sevdiği denizden asla vazgeçmez.” Albert Camus’nun bu sözü bilmem sizde ne çağrıştırdı ama bende bir insanın şartlara teslim olmamasını…

Rachel Corrie, “Hepimiz diğer çocukları merak eden çocuklarız” diyor. Galiba tanımadığımız ama sevdiğimiz insanlarla aramızdaki bağdan bahsediyor.

"Ruhun her hissiyatı, bedenin tavırlarıyla dışa vurulabilir" demiş Condillac.

“Birinin sana bir şey yapamazsın demesine izin verme. Benim bile. Bir hayalin varsa onu korumalısın” The Pursuit of Happyness /Umudunu Kaybetme filmi’nden…

"Yaşayacaksın. Yaşamak, yanmak demek, alev alev yanmak…"  (Cemil Meriç, Jurnal 2. Cilt)

Gülüşü ile hayatı renklendiren Resul Kaplan’a selam olsun. Ekmek kadar kıymetli zamanların güzel yüzlüsü…

Bu hafta kitabımız, Hüseyin Rahmi Göktaş’ın, “Türkçenin Ruhu” isimli kitabı. Anlam-dil üzerine derinleşiyor. "Mana öncedir, insan ona sonradan isim verir" diyor.

Abbas Kiyarüstemi, bu hafta hayata veda etti. Bu haftaki filmimiz ondan olsun. “Life, and Nothing More/ Ve Yaşam Devam ediyor (1992)” yapımı filmini izleyelim. Her şeye rağmen hayat devam ediyor.

DAĞARCIK

“Üniversite yaşamı yumuşak ve geçeklerden uzaktı. Dışarıda, gerçek dünyada seni nelerin beklediğinden söz etmiyorlardı. Beynini teorilerle dolduruyor, kaldırımların ne kadar sert olduğunu söylemiyorlardı. Üniversite tahsili insanı sonsuza dek mahvedebilirdi. Kitaplar yumuşatıyordu insanı. Kitabını bırakıp sokağa çıktığında kitapların sana söz etmedikleri şeyler bilmek zorundaydın.” (Charles Bukowski)

TEKKE

Dünyayı âhirete tercih eden bedbaht kişinin:

– Câhilliği bilgisinden,

– Gafleti zikrinden,

– Günahı sevâbından çok olur.

Âhireti dünyaya tercih eden sâlih kişinin ise:

– Sükûtu konuşmasından,

– Fakirliği zenginliğinden (yani zühd ve kanaati hırs ve tamahından),

– Son nefes endişesi, sevincinden fazla olur…” (Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri’nden tadımlık)