Kenya’nın kurucu devlet başkanı Jomo Kenyata’nın Batılı ülkelerin Afrika’ya gelişini ve Afrika’nın bugün içinde bulunduğu durumu özetleyen sözlerini hatırlayalım: “Misyonerler Afrika’ya geldiğinde bizim topraklarımız onların İncil’leri vardı. Dua edelim dediler. Gözlerimizi kapattık. Açtığımızda, bizim İncil’imiz, onların toprakları vardı.” Elbette bu durum bir anda gerçekleşmedi, yavaş yavaş, hissettirmeden ve uzun bir süreç içerisinde oldu olanlar. Bir de Arif Nihat Asya’nın bizim topraklarda yaşananlar için yazdığı dizeleri hatırlayalım: “Bize bir nazar oldu, Cuma’mız Pazar oldu, ne olduysa hep bize azar, azar oldu.” Sonra kıtaların sonuna ekliyor: “Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz.” İşte böyle, azar azar ve yavaş yavaş batıyoruz.
Önce kavramlarla zehirliyorlar zihinleri. Medya ve haber kanalları ile halkın tepkisini ölçüyorlar. Sonra televizyon kanalları ve tüm basın yayın organları ile kusuyorlar tüm pisliklerini. Cılız tepkiler, sadece sözlü itirazlar derken ortalığı sessizlik bürüyor. Sessizlik, normalleşmenin, kitlesel kabulün önünü açıyor ve artık inadına karşı çıktığımız kötülükler hayat buluyor, mahallemizde, sokaklarımızda, evlerimizde. Yavaş yavaş, azar azar, hissettirmeden her şeye alıştırıyorlar. Alıştıkça batıyoruz, özgürlük, hürriyet, insan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü diye diye batıyoruz. Terakki yani ilerleme, gelişim dedikçe, Batılılaşma, evrensel değerler, ileri teknoloji, gelişmiş ülkeler, ey Amerika, oy Amerika dedikçe batıyoruz. Yeni dünya, hâkim güçler, Batı, Avrupa, Amerika, Paris, Londra, Washington dedikçe batıyoruz. Kendi tarihimizden, değerlerimizden, inanç esaslarımızdan, gelenek, görenek, örf ve adetlerimizden uzaklaştıkça batıyoruz. Sessizce, derinden, yavaş yavaş ve azar azar batıyoruz.
Alışveriş merkezleri, yüksek katlı binalar, gökdelenler, kalabalık şehirler, anıtlar, heykeller, duble yollar, sosyal medya ve popüler kültüre dair ne varsa elimizde olan tüm değerleri alıp götürüyor, yok ediyor, yavaş yavaş, azar azar. Sonra kızıyoruz, itiraz ediyoruz, şikâyet ediyoruz ama hiçbir şey yapmıyoruz, yapamıyoruz. Eskiden diye öykündüğümüz, eskiye dair ne varsa bir bir elimizden gidiyor, hem de göz göre göre. Sadece seyrediyoruz. Tüm bu katliam, edebiyat halkalarımızın gündemi olmaktan öte gitmiyor. Ağlıyoruz, sızlıyoruz, önümüze gelen her fırsatı tepiyoruz. Yetkililer hata ediyor, yanlış kanunlar çıkarıyor ama destek olmaya devam ediyoruz. Ne olmazlar oldu, ne yaşanmaması gerekenler yaşandı, evlatlarımız, eş, dost, akrabalarımız ne hale geldi, biz ne hale geldik anlamıyoruz. Olan oluyor, iş işten geçiyor, felaket hızla ve güçlenerek geliyor ama farkında değiliz, adeta uyuyoruz ve uyumaya devam ediyoruz.
Eskiden Ramazan ayı geldiğinde lokantalar kapanır, insanlar ulu orta yerlerde yiyip içmezdi. Dövmeli bir vatandaş gördüğümüzde hayretle bakardık. Sofraya dil uzatmazdık, yemeği, ekmeği kutsal sayardık, yerde bulsak öper bir duvar üzerine koyardık. Birileri kavga etse ayırmaya koşardık, mazlumun elinden tutar, yolda kalmışa yardım eder, fakir fukarayla ekmeğimizi paylaşırdık. Eşcinsellik ve türlü ahlaksızlıklara karşı asla tahammülümüz yoktu, kimse açıktan ahlaksızlık yapmaz, yapamazdı. Kadınlar sigara içmezdi, hele hele sokak ortasında tek bir kadını sigara içerken göremezdik. Mahrem olan şeyler, haram saydığımız olmazlar vardı. İmamlara güvenilir, öğretmenlere saygı duyulur, devlet memurlarına itibar edilirdi. Harama el uzatılmaz, işler ehline verilir, belediyelerin duvarlarında “rüşvet alan da veren de melundur” tabelaları asılıydı. Önce karşı çıktık, sonra sessiz kaldık, ardından alıştık, şimdi de her şey normalleşti. Bu sinsi oyuna itiraz edenlere, kötülükleri ortadan kaldırmaya çalışanlara, inancından asla taviz vermeyenlere, güce boyun eğmeyen, haksızlık karşısında sessiz kalmayanlara, tüm zalimlerin zulümlerini haykıranlara selam olsun. Siz var oldukça ümit varız.