Alınterimiz mi, Twitterimiz mi

Abone Ol

Güzel misaldir. Twitter yazımızın girişinede tam oturur. Son söyleyeceğimizi ilk demiş gibi olacağız ama... Hele bir başlayalım.

Mehmet Akif rahmetli bir gün Beyazıd Camiinin şadırvanında abdest alırken görür Ağaoğlu Ahmed’i. Yaklaşır yanına ve ona der ki:

– Ağaoğlu! Senin kâfirliğin de riya imiş!

Onlar birbirlerini iyi tanırlar. Akif’in ne demek istediğini, neyi anlattığını çok iyi bilen Ağaoğlu’nun ona bir cevabının olduğunu hiç okumadım, bu olayı anlatanların yazılarında.

Birkaç gündür şu cümleleri çok sık duymadık mı, özellikle kartel diye sınıflanan tv kanallarının programcılarının ağzından ve her konu hakkında konuşma hakları olan konuklarından.

“Depresyona girdim!”

“Uykum kaçtı. Kusacak gibi oldum.”

“İnsanlığımdan ve bu ülkede yaşadığımdan dolayı utanır oluverdim.”

“Kendimi eksik, yarım ve engelli gibi hissettim.”

Bir yasaktan bu kadar etkilenen bu insanlar kimlerdi ve ortaklıkları ne üzerineydi Onlar kartelcilerdi ve kendilerinden olmayan ve hiçbir zaman kendilerinden saymadıkları, saymayacakları yönetenlerin bir hareketine muhalefetlerini, karşı çıkmalarını, hatta isyan etmeleri görevlerinin gereğiydi.

Bulundukları yer ve onları doyuranlar kimyalarını, fiziklerini, dinamiklerini, tarih bilgilerini, coğrafya şartlarını, fizyolojik salgılamalarını, otomatik saldırmalarını kartel kanunlarına göre ayarlamışlardı. Herkes kartelci olamazdı dolayısıyla. Biz bunları da biliyorduk.

Bilmemiz, her duyduğumuza şaşırmamızı engellemiyor. Her kalıba bu kadar mı uyar insan, kartelden karnı doyunca

Antiamerikancılıkları...

Dolmabahçe’de Amerikan askerlerini biz denize döktük. Bütün mitinglerimizde ve yürüyüşlerimizde hançeremizi yırtarak bağırdığımız slogan: Kahrolsun Amerika, idi.

Bu minvalde çok yazı yazdılar kendileri, ağabeyleri, babaları, kucaklarında büyüdükleri tonton amcaları... Arşivlerine bir bakın. Söz uçar, yazı kalır demişler zira.

Kahrolsun Amerika istekli günlerinden, Twitter’leriyle yaşasın Amerika günlerine geldiler.

Amerika’dan gelen her şey başları üstüneydi. Twitter olsa da, beddua olsa da...

“Bir ben ölmeyilen ordu bozulmaz” der bir türkümüz. Bir Twitter yasaklanmasıyla bu kadar mı bozulurmuş bunlar

Twitter’i nelerinin yerine koymuşlar ki, depresyona girecek kadar, uykularının kaçmasını engelleyemeyecek kadar, kendilerinden utanma boyutlarına geçecek kadar, yarımlaştıklarını hissedecek kadar etkilendiler ve bu hallerini seslendirdiler, yazdılar hiç bıkmadan, usanmadan ve utanmadan...

Bu ülkenin insanı bu kadar mı özümsermiş Twitter’i, bu kadar mı sahiplenirmiş Ya da Twitter destanını yazmak niye onlara vazife Hangi borçlarından dolayı ..

Twitter’in her şeylerini biliyorlar.

“Twitter’in kurucusu Jack Dorsey’in cep telefonuna kısa mesaj geldi. Masada duran telefon tıpkı göz seğirmesi gibi titreşti.”

Jack Dorsey’i masadaki telefonuna kadar tanıyan kartel kalemşoru, neden onun kim olduğundan, nerede ikamet ettiğinden, göz renginden filan söz etmiyor Siz bu kadarını bilin, yeter, mi diyor Mesela şöyle yazamaz mı idi Jack Dorsey dere kenarındaki evlerinin bahçesindeki salkım söğütlerin gölgesinde yatarken, kulağına gelen kuş cıvıltıları dikkatini çekmişti. Ve o gün kuşlu bir şey icad edeceğine karar vermişti. Ama böyle yazmamış. Muhalefetleri romantik olmalarına engel hazaar.

Bir de şu var. Sizin de cep telefonlarınız var. Masanızda durdukları anlarda, size de mesaj gelmez mi Hanginizin aklına geldi telefonunuzun göz seğirmesi gibi titreşmesi Yani siz adam olmazsınız demenin Türkçesini yazmış kalemşor.

“Kurucu ortaklarından Noah Glass, kalktı masadan, gitti yan odaya, sözlük getirdi, t harfini açtı, twitch’in başka anlamları var mı diye kurcalarken, birkaç satır aşağıdaki, Twitter’ı gördü. Kuş cıvıltısı... Yahu, icat ettiğimiz kavramı tam olarak ifade eden kelime bu değil mi diye sordu. Buydu. Twitter cuk oturmuştu.”

Kartelci o kadar içine girmiş ki, kurucu ortakların hepsinin adını biliyor annem. Sadece adları mı Odalarını da... Odasına varmış, sözlük elinde. Yani bizzat ve şahsen kendisi cuk oradaymış gibi...

Lakin mesele cuk oturmakla bitmemişti. Daha sonra neler olmuş neler...

“E hadise cıvıltı olduğuna göre, logoda kuş olmalıydı. Bir mavi kuş çizdirdiler. Telif sorunu çıkmasın diye kamuoyuna resmen açıklamadılar ama... O kuşun adını, Larry koydular. Niye derseniz Twitter’ın bir diğer kurucu ortağı Biz Stone’du, Massachusetts Boston doğumluydu. Boston Celtics’in fanatik taraftarıydı, efsane basketbolcu Larry Bird’ün hayranıydı. Ve bird, kuş demekti.”

Kimi daha öğrendik. Biz Stone’yi. Boston’da doğduğundan, tuttuğu takıma kadar... Bunlar kartelci kültürü demektir, siz de öğrenin. Dahası Larry Bird’ü de öğrenin, Bird’ün kuş olduğunu da... Bedava amerikanca dersi...

Şimdi burada nefes alıp, ki kartelci de öyle istediğiniz için H koymuş, şöyle düşünmez misiniz

Bizde Boston niye yok Biz niye basket takımları fanatiği olmuyoruz Ve neden biz kargadan başka kuş tanımıyoruz

Biz adam olmayızın, kartelcesi böyle bir şey midir

“2009 senesinde, yani kurulduktan üç sene sonra, çağırdılar Doug Bowman’ı, bize logo çiz dediler. Doug Bowman, yeni nesil grafik tasarımı konusunda dehaydı.”

Farzedelim ki, yani varsayalım ki, biz de yaptık böyle bir icadı. Peki, bizim logo çizdireceğimiz Doug Bowman’larımız var mı Üstelik adam sadece Amerikalı değil, dehaymış. Yoksa bütün Amerikalılar mı deha

Demek ki, çok zor bizde böyle bir icad yapmak. Oturun oturduğunuz yerde, ya da Taksim’lerde gezinin demenin kartelcesi de böyle bir şey midir

“Böylece logo olarak, sadece bir minik mavi kuş kaldı. Mavi Dağkuşu.”

Logo deyip geçiyordunuz değil mi Hatta hanginiz düşünüyordu Twitter kullanıp depresyonlardan uzak kaldığınızda Mavi Dağkuşunu Buraya da bir H Düşünün bakalım.

“Nasıl bir kuştu, bu kuş

Kuzey Amerika’ya özgü bir türdü. Erkekleri mavi, dişileri griydi. En güzel kızları, mavisi en parlak delikanlılar tavlıyordu. Tekeşliydi. Aşk’ı, aile’yi önemsiyordu. Küçücüktü. Alt tarafı 15 santim boyunda, 30 gramdı. Sadece sevimli değil, çok da akıllıydı. Keskin zekâsı sayesinde, Alaska gibi sert iklimler coğrafyasında bile hayatta kalmayı, neslini sürdürmeyi başarmıştı.”

Kulağınıza gelen pat pat sesleri nedir, biliyor musunuz Bu satırları döktüren kalemşorun dizlerini dövme sesleridir. Kuşunu dövmeyen, dizini döver hesabı değil. Ya nedir Burası neden Kuzey Amerika değil; burada kuşlar, neden 30 gramlık mavi kuşlar değil; bizim kuşlar çok akıllı değil, sevimli değil, nesillerini sürdürmeyi başarabilmişler değil... Değil, değil, değil... Bu kadar değilli bir memlekette yaşanır mı yahu

Kaç tane kelaynağımız kaldığını sormuyor anladığınız gibi kartelcimiz. Buralı olmaktan o kadar pişman ki... Kelaynaklar kimin umurunda

Bizim kuşlarımızın neden nesillerini sürdüremediklerine gelince, Sait Faik yazmıştı bunların Adalar’da oturan babalarını, ağababalarını... Bizim pilavlıklar gözüyle bakıyorlardı, bizim de ancak otuz gram gelen kuşlarımıza... O kadar pilava kuş mu dayanır Hem sonra hanginiz sayabildiniz bir taşla kaç kuş vurduğunu kalemşorun. Tevfik Fikret’in övdüğü avcıyı hatırlasak ne olur Ey kartelci avcı...

“Ve, alt tarafı birkaç kelimeyle koskoca dünyayı yerinden zıplatabilen Twitter’ı, Mavi Dağkuşu’ndan daha iyi hiçbir kavram sembolize edemezdi.”

İsabete bakın ve esas duruş gösterin Amerikalılara, demek istemiyorsa sayın kartelci, ne demek istiyor

Son sözleri de çok acıklıdır Yılmaz Twitter savunucusunun. Sen diyor, istediğin kadar kanun icad et. Adamlar bir Twitter daha icad ederler, sizi twit twit ederler...

Amerika’ya kafa tutmak haddine mi

Ve son sözleri...

“Cüssesi güçlü olanlar...

Gün gelir, yok olur.

Kafasını kullananlar...

İlelebet, payidar olur.

Doğanın değişmez kanunu budur.”

Hayda! Bu ne kafa karışıklığıdır yahu. Ayarıyla kim oynuyor bunun. Böyle bitmemeliydi halbuki.

Yok olacak cüsseliler, derken anlatılmak istenen neresi Sadece Boston ve sadece Mavi Kuşların yaşadığı Kuzey Amerika’yı biz iri cüsseli sınıfına koymayalım, değil mi

Yani Türkiye, Amerika’dan büyük!

Kartelcimizin emeklerine yazık. O ne anlatıyordu, biz ne anladık

Not: “...” içindeki yazılar, Hüriyet Gazetesi 23 Mart 2014 - Yılmaz Özdil’in yazdıklarındandır. yozdil@hurriyet.com.tr

Kartel kuş dilin bilir mi

İsmet Özel, Celladına Gülümserken, iki mısraında şöyle der:

“Dört İncil’den Yuhanna’yı

Tercih edişim niye ”

Böyle bir şey midir bilmem, benim de kartel yazarlarından Özköşklü diye ünleneni, konuşulabilir bulmam. Devşirmenin intikamcı soğukluğu neden üşütmez onları Bunu da bilmem.

“Benim için dünyanın en şerefsizce işlerinden biri insanların telefonlarının kanunsuz şekilde dinlenmesidir.

Son yıllarda en az onun kadar şerefsizce bir başka şey icat edildi.

Ortam dinlemesi...”

“Şerefsiz” kelimesi bana neyi mi hatırlattı Rahmetli Savaş Ay’ın, “Ben gizli kamera kullanacak kadar şerefsiz değilim” demesini...

Ertuğrul Bey’e sormak istediğimiz şu; üç beş manşet dediklerinin hesabından öte... Gizli kameralı programlar kimin tv’lerinde yapıldı ve kimlerden ödüller aldı Daha bu hesap da duruyor. Ki kastettiğin şerefsizler, o günlerden mi öğrendiler işi ve cesaretleri oralardan mı

“Bu bataklıktan nasıl çıkacağız   

Bir centilmenler anlaşması ile...

Bunun birinci yolu da geçmişe bir çizgi çekip ileriye bakmaktır.”

Eyvallah!

Lakin biraz bedel ödemenizi beklemek, en azından, itirafınızın kayda geçirilmesini istememiz, hakkımız değil mi

“Kalleşlik bir ülkenin siyasetine musallat olmasın...” Diyorsunuz.

Kartelinin bir gazetesinin sürekli yaptığı bir işlerini söyleyeyim de sen sınıflandır ne olduğunu.

1970–80 arası yıllarda rahmetli Necmettin Erbakan resimlerini “mor” elbiseli, “pembe” elbiseli basardı patronunun o gazetesi. Ve biz üzülürdük. Ki, sizlerin bizim mahallemize verdiğiniz rahatsızlığın en basitidir bu.

Kartel batıyor, Amiral gemisi batıyor. Twitter kuşunu kurtarıyorsunuz, ama siz ne olacaksınız

Hürriyet heykelini biz koyduk. Okyanus, ötesi, berisi ve üstü, altı iyi anlaşılsın diye.

Not: Bu Yurdagün karikatürü 1960–61 yılında yayımlanmıştır. Ne güzel uzak görüşlülüktür bu.

Buradaki “...” yazıları da Hürriyet Gazetesi - 28 Mart 2014 - Ertuğrul Özkök yazısından alınmıştır. eozkok@hurriyet.com.tr

İcat çıkarma!

(Bizi Amerika’dan çıkarma)

 

Hayat mecmuasının 1960 yılı sayılarının birindeki “Okuyucu Mektupları” sayfasından aldığımız bu resimli haberi dikkatli okuyunuz lütfen.

Sadece Turgut Gürsel’i merak etmeniz için değil, bu ülkenin Turgut Gürsel’lerine ne olduğunu bulmamız, bilmemiz gerek.

“Pistonsuz işleyen ve başka avantajları da olan bir benzin motoru icad etmek...” önemli değil mi Ya da kimler için önemli değildir.

Beni çalıştıracak bir atölye istiyorum demesi bu ülkenin bir çocuğunun, çok şey istemek mi idi Ah nerde o kuş cıvıltıları Ovalara yayılıyorlar ve kayboluyorlar mı

Bu resimli arzunun yayınlandığı yıllarda biz Almanya’ya işçi olarak göndermeye başlamıştık insanlarımızı. İş ve İşçi Bulma Kurumlarımız vardı bu gönderme işine ayarlı ve vazifeli. Hangimizin bir yakını, kuyruklarında beklemedi

O kurum’da çalışırken, işçi gönderecek imtihan heyetinde bulunan bir mesai arkadaşımdan dinlediğim bir anektodu paylaşmak istiyorum; gelecek nesiller, bu günlere nasıl geldiğimizi ve nelerimizin engellendiğini öğrenmekte zorlanmasınlar diye...

Bizzat o ağızdan anlatayım.

Doğu Karadeniz’den bir delikanlı geldi. Tornacı olduğunu beyan eden formu doldurmuştu. Heyetteki Alman mühendise tercüme edildi mesleği. Hani o yıllarda çok duyardık, dağlarda tabanca yaptıklarını orada yaşayan insanların.

– Tornada ne yaparsın

Sorusuna tereddütsüz cevap verdi o karadeniz uşağı.

– Tabanca yaparım!

Bizler, dur yasaktır dememize kalmadan Alman mühendis bir daha açtı ağzını.

– Burada, bir tane de bana yapar mısın

İmtihan için her türlü tezgah var. Eline istediği malzeme verildi. O tabancasını yapadursun, biz başkalarını imtihana geçtik.

Sonra, o uşak getirdi verdi, yaptığı tabancayı Alman mühendise. Hakikisinden ayırmak, bizimkinde marka yazılı olmadığı için mümkün.

Alman mühendis uzun uzun oynadı o tabanca ile. Sonra bir teklif yaptı uşağa.

– Böyle tabanca yapabilen başka tanıdıkların var mı

Aldığı olmulu cevap üzerine bizi daha da şaşırtan son cümlesi şöyle idi o Alman mühendisin.

– Git! Kaç kişiyseler, onları topla, getir!

Biz, tabanca yapmak yasak, aman kimse duymasın korkusunda iken, tabanca yapmayı bilenlerimizi alıp götürdü bu Almanlar.

Şimdi, yukarıdaki o resimli gazete ilanını bir daha okuyun. Ve acısın içimizdeki bir nokta.

İhtilallerle kurtarılıyoruz biz. Benzinli motor icad etmek neyimize. Twitter’e ihtiyacımız olduğunda da Amerika var. Biz kartelden iyi mi bileceğiz. (Yan yazıya gönderme.)

Yetmez mi Yani daha yerimiz mi kaldı bu yasak gününde. Olsun. Bizim söyleyecek çok sözümüz var.

Gücü sevmekten bahsetmiş, kartelin devşirmesinin tavsiyesiyle ünlü gazeteci ve ünlü tv’ci Cüneyt Özdemir’in yazısını ünlendirdiği çapulcu. Bir sorusu ve bir izahı var o kişinin, katıldığı bir parti mitinginden sonra yazdıklarında.

Yüzbinlerce Fransız kadın, ülkelerini işgal eden Alman askerleri ile... Kim güçlü ise o çekici işte.

Bu çapulcular, Fransızları bilirler de, neden bilmezler Milli Şef günlerindeki Missouri olayını Yoksa bilmezden mi gelirler Amerikan askerleri için toplanıp getirilenler, neden dertleri değildir çapulcularımızın

Missouri üstümüze çıktı, günlerinden;

Kahrolsun Amerika günlerine; ve oradan da bugüne.

Biz ne Amerika’sız yaşayabiliriz, ne de birkaç gün Twitter’siz... (Burası da yan yazıya bir göndermedir, Halil’im. Kartel’in yolları asfalt değil Halil’im...)