Herkesin ağzında adalet sakızı.
Çiğnenenler de kendi çocukları.
Sen ne isen o da, o.
“Adalet” deyince mahkemeler, hâkimler akla gelir.
Buralar adalet yolunun son duraklarıdırlar.
Asıl olan, adalet sancağını önce gönüllere dikip oralarda dalgalandırmalı.
Şu anda dünyada yaşayan her insan bu adalet sancağını önce gönlünde dalgalandırırsa, evlerimizde, camilerimizde, okullarımızda, sokaklarımızda, pazar yerlerimizde, saraylarımızda, gecekondularımızda, özetle insanın olduğu her yerde, gül kokulu seher yelleri gibi, serinlik ve bereket saçan poyraz rüzgârları gibi, adalet sancağının dalgalarından adalet, insaf, merhamet, muhabbet rüzgârları dindirir her türlü terörü, tecavüzü, soygunu, sömürüyü, hırsızlığı, arsızlığı.
“Çok adaletli” anlamına gelen “el-Adl” ism-i cemîli Kur’ân-ı Kerim’de; “O ki seni yarattı, düzeltti ve dengeli yaptı.” (İnfitâr süresi ayet 82/7) ayetinde insanın vücut yapısının dengeli ve estetik olduğunu ifade etmek için “adl” kökünden gelen fiil kullanılmıştır.
Hâkimin hüküm verirken adaletle hükmetmesi (Nisâ süresi ayet 4/58),
Noterin yazarken adaletle yazması (Bakara süresi ayet 2/282),
Kardeş toplumların arasını bulurken adaletli davranılması (Hucurât süresi ayet 49/9),
Konuşurken bile adaletin gözetilmesi emredilir Kur’ân-ı Kerim’de ( En’âm süresi ayet 6/152).
Adalet, eşitlik demek değildir.
Adalet: sözü ve işi dengeli yapmaktır.
Rabbimiz (c.c.), saçımızdan tırnağımıza kadar neyi nereye koymuşsa hiç itirazımız yok.
“Benim gözüm omuzumda olsaydı, burnum dirseğimde olsaydı” diyen yok.
Tabiattaki dengeye de itirazımız yok.
“Fildeki hortum, karıncada olsaydı, karıncanın ayakları filde olsaydı” diyenimiz de yok.
Adamın biri bahçede kocaman ceviz ağacının, küçücük meyvesiyle yere yayılan kabağın, kocaman meyvesini görünce, “Ya Rabbi bu da adalet mi? Kocaman cevize küçücük meyve vermişsin, küçük kabağa kocaman meyve vermişsin” derken ceviz ağacından bir tane ceviz başına düşer ve hemen kendine gelir: “Ya Rabbi ben hata ettim. Ya bu kabak başıma düşseydi, halim ne olurdu?” der ve tevbe eder.
Milâdî 1222 de vefat eden Şerişî, Makâmât-ı Harîrî’ye yazdığı şerhin dördüncü makâmesinin şerhinde Ali b. Ubeyd er-Reyhânî’nin: “Güzellik orandadır, estetik ise hareketlerin dengeli oluşundadır” sözünü nakletmiş.
Bir şeyin oranını belirlemek için, kıyas yapacağımız sabit bir şey olmalı ve o sabit şeyde bütün insanlar ittifak etmelidir. Mesela tabiat, bizim için sabit güzellerden biri hatta birincisidir.
Tabiatı da Allah (c.c.) yarattığına göre demek ki güzellikte oranın aslı esası Allah’ın yarattığıdır.
Rabbimizin iki türlü kanunu vardır:
1-Tabiat kanunları,
2-Kur’ân’daki kanunları.
Bizim, her şeyimizi kıyaslayacağımız bu iki kanundur.
Tabiat kanunlarında herkes ittifak ederken Kur’ân’ın kurallarında Müslüman olmayanlar ihtilaf ediyorlar.
Kanını, canını, tenini yaratan Allah’ın koyduğu kurallar, çıkar çevrelerinin çıkarlarını zedelediği için: “Allah’ın tabiat kanunlarına evet; ama Kur’ân’daki kurallarına hayır!” demeye devam ediyorlar.
Bunlar, çıkarları için suni yiyecek, giyecek ve içeceklerden vurgunu vurduktan sonra bu sanal maddelerden kendi yavruları da zarar görmeye başlayınca, Hz. Âdem’in (a.s.) soluduğu havayı, içtiği suyu, yediği organik buğdayı aramaya başladığı gibi Allah’ın koyduğu kurallara dönecekleri günler çok yakındır.
Tabiatı ve insanı bir denge üzerine yaratan Rabbimiz, peygamberler göndererek onları yeryüzünde adaletin öncüleri yapmış.
Hâkimler hâkimi olan Allah celle celâlühû, peygamberlerini seçmiş ve Dâvûd aleyhisselâma: “İnsanlar arasında hak ile hükmet” (Sâd süresi ayet 38/26) buyurmuş.
Sevgili Peygamberimize (s.a.v.) de: “Onların arasında Allah’ın indirdiği ile hükmet” (Mâide süresi ayet 5/ 48, 49) buyurmuş.
Peygamberleri Allah (c.c.) seçmiş, hâkimleri de doğrudan Sevgili Peygamberimiz seçmiş.
Hâkimlik görevinin önemi ve şerefinin yüceliği nedeniyle, hâkimlerin atanması sünnete uyularak devlet başkanı tarafından yapılmış. Devlet başkanı da hâkimleri atarken, adayın ırkına, servetine, kabilesine, aşiretine, partisine bakarak atamayacak.
Adayın hukuk ve örf-adet bilgisine; diline, gözünün görmesine, adaletine, yaşantısının güzelliğine, aklının yeterliliğine, Kur’ân’ı, sünneti ve geçmiş fukahânın icmâ ve ihtilaflarını bilmesine ve anlamasına; özü ve sözü doğru olmasına, rüşvete boyun eğmemesine, davalı ile davacı arasında taraf tutmamasına; söz ve davranışlarda ikisine de eşit davranmasına, haklının korkmaması, haksızın ümit beslemesine yol açacak bakış ve sözlerden uzak durmasına, hâkimlik makamının şerefini koruyabilecek şahsiyete sahip olmasına; tehditlere, tekliflere açık olmamasına; tatlı dilli, hüsn-ü zanlı olmasına bakarak atayacak.
Geçmişte hem sağcı hem solcu bakanların ağzından kendi partisinden olan hem hâkim ve savı atadıklarını kulaklarımızla duyduk.
“Benim adam olsun da, odundan olsun” mantığı dünyanın her tarafında geçerlidir.
İslam’da ise bilgili, imanlı, liyakatli, vicdanlı insanların rahmet damlaları gibi olan Ayetler ve Hadisleri esas alarak, tabiat kanunları ile birlikte çalışan İslam kurallarını hava gibi, su gibi, sosyal hayatımıza can vermişler ve vereceklerdir.