Kendimizle aramıza koyduğumuz mesafeleri kapatmak için büyük bir fırsat bulmanın ilahi lütfuyla; Ramazan günlerinde, oruç saatlerindeyiz. Camilerimiz cıvıl cıvıl, pide kuyruklarımız uzun, ikramlarımız, infaklarımız ve ibadetlerimiz gani gani… Bu aksiyonlarımızın geçici bir durum olmayıp bilgi ve şuur temeline dayalı olması için bir önceki yazımızda iki kitap tavsiye etmiştik. Üçüncü tavsiyemiz olan Ali Haydar Haksal hocamızın "Oruç Çağrısı" kitabını da önemine binaen müstakil bir yazı ile ele almak istedik.
Ali Haydar Haksal’ın bu kitabını okuyunca, sanki Üstat Sezai Karakoç’un Samanyolunda Ziyafet eserini okuyor gibi olursunuz. Gerek oruç ibadetine yaklaşımı gerekse kitabın dili, sizi ziyadesiyle bu hissiyata sevk eder. Kitap, şiirsel diliyle sizi satır aralarında dinlendirir. Orucun o muazzam iklimi hücrelerinizi kuşatınca, ibadetin ruhuyla baş başa kalırsınız. Yazın başkadır orucun güzelliği, baharın başka... Güzün yapraklar dökülürken başka şeyler anlatır oruç, kışın kar yağarken başka.
Oruç Çağrısı’nda; "Orak Ayında Oruç", "Yaprak Kesiminde Oruç", "Gurbette İlk Oruç" gibi yazılarla hocamızın bireysel iklimine girerken toplumsal olandan da kopmazsınız:
"Zamanın daraldığı, insan kanının oluk gibi aktığı, acımasızlığın sağanak gibi Müslümanların üzerine yağdığı bir zamanda hoş geldin. İnsanın birbirini tanımadığı, unuttuğu, yadsıdığı; yorgunluğun ve bezginliğin egemenleştiği bir zamanda ruhlarımıza üflenen bir başlangıç rahmetiyle hoş geldin, safalar getirdin."
Ali Haydar Haksal hocamızın bu "hoş geldin" nidası orucadır. Onun cümlelerinde oruç; kanayan yaralarımıza şifa, zedelenen yerlerimize merhemdir. En mühimi de oruç, onun için bir çıkış yoludur; karanlıktan aydınlığa atılan bir adımdır. Ramazan’ın nihayete ermesiyle kavuştuğumuz bayram, aynı zamanda bir mesuliyet bilincidir:
"Ey Müslümanlar, dünyanın sorumluluğu sizin omuzlarınızda. Kurtuluş ve gelecek sizin ellerinizde. Oruç ve bayram ruhuyla yeni zamana; daha güçlü, daha bilinçli bir yolculuğa çıkma zamanı."
Bayramlarda bu çıkış yolunu gösteren, hayata "cihat" odaklı bir umutla bakan üstadın duası ve hüznü; Filistin, Afganistan, Afrika, Irak ve Anadolu’nun dört bir yanında sefalet ve zillet içinde olan İslam milleti içindir.
Ali Haydar Haksal hocamızın Oruç Çağrısı kitabında bahsettiği husus, yalnızca "Nerede o eski Ramazanlar?" klişesi yahut maziye duyulan sade bir özlem değildir. Kendi ifadesiyle: "Belki de bir bakıma kendi çocukluğumuzun saflığına dönerek kendimizi yenilemenin bir denemesidir." Bu deneme bizler için hayli tanıdıktır: İlk sahurlar, ilk iftarlar, iftar sofrasındaki en güzel yemekler, iftara dakikalar kala duyulan çocuk sabırsızlığı... Bayramlar, teravih namazında muziplik yapan çocuklar, o çocuklara kızan ihtiyarlar, coşku ve heyecanla söylenen salavatlar, tatlı Ramazan telaşları...
Tanıdık hatıraların yanında bu çağın uzak olduğu Ramazan yansımalarını aktarır Ali Haydar Haksal hocamız: Lokantaların Ramazan ayında kapanması, kahvehanelerin kapısına kilit vurması, insanların ekseriyetinin oruç tutması, sahurdan sonra okunan Nimet-i İslam ve Amentü Şerhi… Bu üç noktanın sonu “Nerede o eski Ramazanlar?” sorusuna gidecek sanmayın. Biz her nerede isek Ramazanlar da tam orada… Belki bir gariplerin elinden tutmakta. Belki bir işrak vakti Rabbinin huzurunda, belki bir öğrenci evine erzak taşımakta, cafcaflı iftarları görünce arkasına bile bakmadan kaçmakta, belki bir seher vakti tıpkı Rahman Sûresi’ni dinledikten sonra sabah namazından iç huzuru ile evine giden Aliya gibi mukabeleden dönmekte… Başının hemen üstünde uçuşan uçaklara aldırmadan yürüyen, “Yürüyorum çünkü yürümek için sebeplerim var” diyen ve o sebeplere sarılan Aliya gibi... Belki oruçta, askerlerinin önünde muzaffer bir komutan olarak onları selamlayan Aliya gibi Müslüman ordusunun önünden geçip gitmekte. Öyleyse nerede o eski Ramazanlar sorusunu sil baştan Üstat Sezai Karakoç’la yeniden soralım:
‘‘Melekler ki, yemezler ve içmezler. Sanki hep oruçludurlar. Demek ki, oruçta meleklerden bir muhteva, bir varoluş taşıyan bir yan var. Onunla melekler arasında bir ilgi, onda insanı meleğe yaklaştıran bir güç var. Güçlenmek ve yıkıcı kuvvetler karşısında yiğitçe direnmek için, orucun gözüyle gören, orucun kulağı ile işiten, orucun eliyle iten, orucu yaşayarak ölümü yenen bir gövdeyle gövdelenen bir oruç insanı, orucun adamı olmak gerekmez mi?”