Algı, güç ve meşruiyet

Abone Ol

Yaklaşık 40 gündük devam den savaşın ardındaki görünmeyen cepheye bakmakta fayda olduğu kanaatindeyim. Çünkü modern dünya siyasetini yalnızca tankların, füzelerin ve askeri ittifakların diliyle okumak artık yetersizdir. Çağımızda savaş, en az cephede olduğu kadar zihinlerde, ekranlarda ve söylemlerde de yürütülmektedir. Bu bağlamda, 40 gün süren ve ateşkesle kesintiye uğrayan ABD/İsrail (Epstein İttifakı)’in İran’a karşı başlattıkları saldırı, klasik bir jeopolitik çatışmanın ötesinde, medya, algı ve meşruiyet üretimi açısından da dikkatle analiz edilmesi gereken bir örnek sunmaktadır.

Amerikan siyasal düşüncesinin kendisini çoğu zaman “iyilik misyonu” üzerinden tanımladığı bilinir. Bu anlatıya göre ABD, dünya düzenini istikrara kavuşturan, demokrasiyi yaygınlaştıran ve küresel güvenliği sağlayan bir aktördür. Bu normatif çerçeve, yalnızca iç kamuoyunu mobilize etmekle kalmaz; aynı zamanda uluslararası müdahalelere ahlaki bir zemin kazandırır. Ancak tarihsel örnekler, bu söylemin çoğu zaman reelpolitik hedeflerle iç içe geçtiğini gösterir. 1953 İran darbesi, bu çelişkinin erken ve çarpıcı bir örneğidir: halk desteği yüksek bir yönetimin, “daha büyük bir tehdit” söylemiyle tasfiye edilmesi, modern müdahale biçimlerinin prototiplerinden biri olarak okunabilir.

Bugüne geldiğimizde, tehdit kategorilerinin değiştiğini, ancak meşrulaştırma mekanizmalarının benzer kaldığını görüyoruz. Soğuk Savaş’ın “komünizm tehdidi”, yerini “küresel terör”, “nükleer risk” ya da “istikrarsızlaştırıcı bölgesel güçler” gibi daha esnek ve yeniden üretilebilir kavramlara bırakmıştır. İran, bu yeni tehdit anlatısının merkezinde konumlandırılan aktörlerden biri haline gelmiştir.

40 gün süren çatışma boyunca dikkat çeken en önemli unsur, askeri operasyonlarla eş zamanlı yürütülen yoğun medya faaliyetidir. Bu süreçte yalnızca devletlerin resmî açıklamaları değil, aynı zamanda uluslararası haber ağlarının kullandığı dil, seçtiği görüntüler ve kurduğu anlatı da belirleyici olmuştur. Küresel medya aktörleri, savaşın seyrini yalnızca aktarmakla kalmamış; onu anlamlandıran çerçeveyi de inşa etmeye çalışsalar da bu sefer bunda tam olarak başarılı olamamışlardır. Delinen demir kubbe, Irak’taki gibi inşa edilemeyen gerekçe aslında ABD ve İsrail’in anlatı gücünü de kaybettiğinin açık göstergesi olmuştur.

Belki de bu noktada “gömülü gazetecilik” (embedded journalism) pratiğinin evrildiği yeni aşamadan söz etmek gerekir. Artık mesele yalnızca gazetecilerin askeri birliklerle birlikte hareket etmesi değil; haber üretim süreçlerinin doğrudan güvenlik bürokrasisinin epistemik çerçevesi içinde şekillenmesidir. Eski dönemde örtük olan medya-istihbarat ilişkileri, bugün daha kurumsallaşmış ve normalleşmiş bir karakter kazanmıştır. Bu durum, bilginin nesnelliği kadar, hakikatin kendisinin de tartışmalı hale gelmesine yol açmaktadır.

Söz konusu çatışmada, İran’ın nükleer kapasitesine ilişkin iddialar, bölgesel milis ağlarıyla kurduğu ilişkiler ve “önleyici müdahale” doktrini sıkça vurgulanan temalar olmuştur. Ancak bu söylemlerin hangi verilerle desteklendiği, hangi kaynaklara dayandığı ve alternatif perspektiflerin neden marjinalize edildiği soruları çoğu zaman geri planda kalmıştır. Tıpkı geçmişte olduğu gibi, burada da “yüksek çıkarlar” söylemi, karmaşık gerçeklikleri sadeleştiren ve müdahaleyi kaçınılmaz gösteren bir araç olarak işlev görmüştür.

Öte yandan, İsrail’in güvenlik kaygıları, çatışmanın meşruiyet çerçevesinde önemli bir yer tutmuştur. İsrail’in varoluşsal tehdit algısı, özellikle Batı kamuoyunda güçlü bir karşılık bulmakta ve askeri operasyonlara yönelik eleştirileri sınırlandırmaktadır. Bu durum, uluslararası hukukun seçici uygulanması tartışmalarını da beraberinde getirmektedir.

Bu savaşın bir diğer önemli boyutu ise “görünürlük politikası”dır. Hangi görüntülerin dolaşıma sokulduğu, hangi sivil kayıpların öne çıkarıldığı ya da hangilerinin görünmez kılındığı, savaşın ahlaki algısını doğrudan etkilemektedir. Medya, burada yalnızca bir aracı değil; aynı zamanda bir filtre, hatta bir kurgu mekanizmasıdır. Bu nedenle savaşın kendisi kadar, onun nasıl anlatıldığı da politik bir mücadele alanıdır.

Nihayetinde, 40 günlük ABD/İsrail yani Epstein ittifakının İran’a saldırıları, bize bir kez daha şunu göstermektedir: Modern savaş, çok katmanlı bir olgudur ve askeri, politik ve medyatik boyutları birbirinden ayrıştırılamaz. ABD’nin tarihsel olarak geliştirdiği “iyilik misyonu” söylemi, bugün de farklı içeriklerle yeniden üretilmekte; medya ise bu söylemin dolaşıma sokulmasında kritik bir rol oynamaktadır. Ancak bu süreç, yalnızca bir güç projesi değil; aynı zamanda bir hakikat mücadelesidir.

Dolayısıyla mesele, yalnızca kimin haklı ya da güçlü olduğu değil; kimin anlatısının hâkim olduğudur. Bu sefer işler tam istedikleri gibi yürümemiş olsa dahi belki de çağımızın en belirleyici sorusu tamda burada yatmaktadır: Hakikat mi gücü üretir, yoksa güç mü hakikati inşa eder? Hoşça bakın zatınıza...