Âlemin Ölümü

Abone Ol

Prof. Dr. Oya AkgönençMuğisuddin Hanımefendi’ye ithafen… Dar-ı bekaya adım atan öyle insanlar olur ki hayatımız bir anda anlamsızlaşıverir. Âlem, sanki öylece yıkılıver de altında kalacak hissederiz kendimizi. Sadece biz mi? Âleme de bi’haller olur? Boşa çıkar öylece de hikmet ehlinin ağzından konuşuverir: “Âlimin ölümü, âlemin ölümüdür.”

İrfan mektebimiz kendine has yaklaşımıyla ilme öyle bir nazar etmiş ki derinliği âleme de, âdeme de sadır olmuş. Ona erene bilmenin ve bilinmenin en güzel imkânlarından biri olan “âlim” denmiş.

Bunun en büyük aracı ise hiç kuşkusuz bizler hiçbir şey bilmez iken “Âlim” ile irtibatlı kılan, âlem ile tanıştıran ve âdem ile mücehhez kılan kulaklarımız, gözlerimiz ve gönüllerimizdir. İmdi ilim ile ilgili binlerce muazzam argüman olmasına rağmen bu üç unsur insanın hem hilkatine hem de şükrüne vurgu yapması bakımından daha bir değerli bağlamdır.

İlmi, varlık bilimsel bir yaklaşım ile ele alırsak insanın âlemi algılamasında özellikle göz ve kulakların öne çıktığını görürüz. Gözler kâinatı temaşa etme, kulaklar da hissetme bakımından eşsizdir. Aslında insanın “altıncı hissi” dediğimiz bir de “gönül gözü” vardır ki bununla algılama kavramaya, bilgi hakikate, aşk marifete dönüşüverir. Bundan dolayı birisine “Gönül gözü açık” dediğimizde görünenin ötesinde aşkın bir atıfta bulunuruz. İşte âlim böyle bir kaynaktan hem beslenen hem de besleyen demektir.

Âlem nazarı ile kastedersek de âlim, âleme bakmasını bilen demektir. Boyut kazandıran, ikliminde soluyan, manasına talip olan demektir. Bazen öylece yıldızlara bakıp gökyüzünü izlerken bakışlarımızın anlamsız olduğunu hissederiz. Bir yıldıza gökyüzünde ışık saçan bir gök cismi diye bakmak nasipsizlikten başka bir şey değil de nedir? Âlem bizim için öylece beklerken bizdeki bu keşmekeşlik nedir?

Bakarız ama göremeyiz vesselam. O koca âlem karşımızda dururda ne için veya nasıl bakacağımızı bilemeyiz.

İşte âlim, insanın âleme yönelmesinde aynı göz gibi, kulak gibi, gönül gibi bir aracıdır. Gözler olmadan biçimleri ve renkleri, kulaklar olmadan sesleri ve dengeyi algılamak ne kadar zor ise âlime/ilmine mazhar olmadan âlemi kavramak da o kadar zordur.

Âlim bizler biçare iken gören gözümüz, işiten kulağımız, hisseden gönlümüz oluverir. Bakmasını, dinlemesi, aşk ile nasıl yöneleceğimizi gösterir bize, öğretir haddimize. Aynaya bakar gibi âleme baktırır da gösteriverir kendimizi. Âdem de bir âlem ya, denkleştirir birbirimizi.

“Ben” dediğimiz de böyledir. İlim, bize ışık göstermezse nasıl tanımlarız kendimizi, nasıl biliriz kendimizi? “Tapduk” etmeden nasıl buluruz “Yunus”umuzu.

Filhakika âlimin ölümü ilmin yitirilmesi, idrakin kaybedilmesidir. İnsan ilimle var kılınmıştır, ilim ile anlamlıdır, irtibatlıdır.

Ontolojik var oluşumuz ilme sırılsıklam bağlıymış meğer. İlim olmayınca bakışlar manasız, sesler kifayetsizmiş meğer. Hem katıksız hem de büsbütün ilimmişiz meğer.

Peki, âlem nasıl ölür?

Âlem, âdem ilimden kesilince, kendisine âlim nazarından bakılmayınca, rabıta edilemeyince ölür… Bazen matematikte bir işlemin sonucu olarak tanımsıza ulaşırız ya da bilgisayarın kodlarına uygun olmayan bir işlem yapınca “tanımsız” hatası ile karşılaşırız ya; işte âlem, âlim ölünce öyle tanımsız kalır. Yok, hükmüne düşer. O da ölüverir. “Ölü gibi adam” deriz, var ama yok hükmünde olana. İşte âlem, öyle bir hale bürünür, ötesi bihâl olur.

Âlimin ölümü gözlerin körleşmesi, kulakların sağırlaşması, gönüllerin çoraklaşmasıdır. Görmeden izlemek, duymadan konuşmak, sevmeden yaşamak ne garip şey. Olur mu hiç?

Ölü müyüz yoksa ilimsiz mi? Fark eder mi acep! Ne deriz:

“Âlimin ölümü, âlemin ölümüdür.”

Özlemle…