YEREL seçimlere haftalar kalmasına rağmen, seçim hâlâ ana gündem haline gelmiş değil. Hükümet ve bir grup arasında adeta savaşa dönüşmüş kavganın dozajı artarak devam ediyor. Belediyelerdeki icraatlar ve yeni projeler konuşulacak yerde; gerilim, çatışma ve kamplaştırma üzerinden, seçmen kavganın tarafı haline getirilmeye çalışılıyor.
Başbakan’ın üslûbu, devlet adamı üslûbu mudur Birleştirici ve yatıştırıcı olması gerekirken; kavga ve bağırıp-çağırmaya can simidi gibi sarılmış durumda. AKP, iki seçimdir Yeni Anayasa vaadinde bulunmasına rağmen, uzlaşma diline yabancılığı yüzünden halkı hayal kırıklığına uğrattı. Saldırgan üslûp uzlaşmanın önünü tıkıyor. Bu yaklaşım, Türkiye’nin komşularıyla da arasının açılmasına yol açtı.
Dünyaya bakın! Başbakan’ın üslûbuyla siyaset yapan başka bir devlet adamı var mı Siyaset dili uzlaşmacıdır. Bizimkiler bu kültüre öylesine yabancı ki…
Sayın Başbakan, 17 Aralık Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonu’na bir türlü devlet adamı ciddiyeti ile yaklaşamadı. Bağırıp çağırarak işi götürmeye çalıştı. Sen icraatın başısın. Devletin kurumları emrinde. Sana düşen devlet kurumlarına güvenip mekanizmayı işletmek. Suç işleyeni bırak da, âdil yargı ve kanunlar cezalandırsın. Mevkisi ne olursa olsun, hiçbir kişinin kendisini hem savcı, hem hâkim yerine koymaya hakkı yok.
Başbakan, uygulamalarıyla kendisini zan altında bırakıyor. Türkiye’yi 17 Aralık’a getiren sürece tanıklık eden savcıların ve operasyonu yürüten emniyet müdürlerinin yerlerini değiştirmesi bunun örneği. Yoksa suçun altından kendisi de çıkacak olduğu için mi böyle davranıyor Halk, yaşananların iç yüzünü merak ediyor.
Kavga edip bağırıp çağırmakla örtülmek istenen bazı olaylar mı var, dersiniz
DÜRÜST DAVRANMAK LȂZIM
Başbakan’ın bir grupla giriştiği kavgadaki çelişkileri o kadar açık ki… Hükümet ve söz konusu grubun 17 Aralık öncesinde ihtiras, kibir ve menfaat üzerine kurulmuş gizli bir koalisyon gibi çalıştığı görülüyor. Kavganın başladığı günlerde Başbakan tarafından ifade edilen “Ne istediniz de vermedik” sözü bunun delili. Her isteği yerine getirilen başka bir grup yok.
Herkesin bildiği bir gerçek var ki, her iki taraf da muazzam yanlışlar yaptılar. Meselâ, bir taraf, bir Vatikan projesi olan Dinler arası diyalog çalışmasına dört elle sarılırken; diğer taraf ABD’ye bağlılığını göstermek adına Irak’ı bombalayan ABD’ye üslerimizi açtı. Menfaatleri hatırına birçok yanlışlığı görmezden gelip “Al gülüm, ver gülüm” oyununu sürdürmüşler.
Sayın Başbakan konuşmalarında, kavgalı olduğu grup başının yanlışlıklarını halka şikâyet etmeye devam ediyor. Papa ile içli dışlı olması, 28 Şubat’ın sivil ayağını oluşturması, “Başörtüsü teferruattır” sözünü etmesi, “Cebrail bile parti kursa desteklemem” ifadesini kullanması gibi şeyler bunlar arasında. İyi de, bunlar yeni şeyler değil ki. Sayın Erdoğan parti kurmadan önce yaşanmış olaylar.
Peki, Sayın Erdoğan bu sözleri söylemeyi niçin bugüne bıraktı Menfaati söz konusu olunca suçları örtmek, hatta suç işleyenlerin her istediğini yapmak dürüstlük müdür Her iki taraf da birbirine isnat ettikleri suçları birlikte işlediler. Bu gerçeği neden görmek istemiyorlar. Kavga yöntemiyle nereye varacaklarını sanıyorlar
Geçmişte iyi niyetle iki tarafı da destekleyenlerin samimiyetine bir diyeceğim yok. Ama, üst yönetimler de, halkı bir şey anlamayan zekâ özürlü gibi görmekten vazgeçsinler.
ASIL HESAP SAADET ÜZERİNE
“Siyasette hiçbir şey tesadüfî değildir” şeklinde bir söz var. Yerel seçimler öncesi yaşanan bu olaylar rasgele mi meydana geldi, dersiniz Bu kavga çıkarılmamış olsaydı, bu seçimlerde neleri konuşuyor olacaktık Başta AKP olmak üzere siyasî partilerin rüşvet ve yolsuzluklarını değil mi Yabancılara toprak satışı, süt bankası, ahlâk erozyonu, Yeni Anayasa vaadinin yerine getirilemeyişi, Türkiye’yi bölmek isteyenlere verilen tavizler gibi konularda Hükümet bombardımana tutulacaktı. Bunları örtüp Hükümet’in taarruza geçebileceği bir malzeme oluşturulması küresel güçlerin tezgâhı olamaz mı
Saldırıların asıl hedefi, ne “Paralel Devlet Yapısı”, ne de “CHP”dir. Bunlar bahane edilerek Saadet Partisi’nin sesi kesilmek isteniyor. Niçin Çünkü, güçlü mesajı ve çığır açan hizmetleriyle Saadet Partisi halkın teveccühünü kazanabilecek durumda. Hazine yardımından mahrum bırakılıp medyada yok sayılmasının asıl sebebi bu.
Hükümet, baştan beri Saadet Partisi’ni bitirmek için elinden geleni yaptı. Menfaat vaad ederek Saadet Partisi kadrolarını defalarca etkilemek istedi. Gelişmesini engellemek için her fırsatı kullandı. Rize’de sel felaketinden 7 belediye zarar görmüştü. 6 belediyenin zararları karşılanırken, Saadet Partili Kendirli Belediyesi yardım dışı bırakıldı.
2009’da Saadet Partisi Şanlıurfa Belediye Başkanlığı’nı kazanmıştı. Ne yapıp edip başkanın AKP’ye geçmesini sağladılar. Aynı oyun 2004’te Mardin’de oynandı. Sayın Erdoğan, kendisini siyasete kazandıran Erbakan Hoca’nın hayatta olduğu bir zamanda “Hocam’a karşı ayıp olur” düşüncesini bile aklına getirmedi. Buna rağmen “Erbakan’ın yolundayız” ifadesini kullanıyorsa, bu Millî Görüşçülerin oylarını alabilmek için söylenmiş bir tuzaktır. İhtiras ve menfaatçiliğin boyutlarını göstermektedir.
AKP’nin asıl korkusu Saadet Partisi’dir. Çünkü, Saadet Partisi millî ve yerli çözümler ortaya koymaktadır. Milletimizin değerleri orada temsil edilmektedir. Millî Görüş, çığır açan ve marka haline gelmiş başarılı belediyeciliğin adresidir. Rüşvet ve yoksulluğun kökünü kurutan köklü çözümlere sahiptir. Ayrımcılığa son veren efsanevî belediyecilik hizmetleri ile bilinmektedir. Temiz, şaibesiz ve idealist adaylarla temsil edilmektedir. “Hırsız en çok ev sahibinden korkar” atasözünde olduğu gibi, AKP’nin asıl korkusu Saadet Partisi’dir. Bu korkuyu yenmek için “paralel devlet yapısı” ve “CHP”yi vesile ederek bağırıp çağırmakta, Saadet Partisi korkusunu örtmeye çalışmaktadır.