“Pastırma yazı”ndan kalma bir günün sonu…
Sonbahar’ın artık son demleri…
Duvarı baştan başa kaplayan dev cam pencereden sarı yaprakların aheste aheste çimenlerin üzerine düşmesi, ilginç bir görüntü oluşturuyor.
Gökyüzü masmavi, berrak ve parlak…
Deniz alabildiğine sakin, umarsız ve pervasız.
Çıldırtan bir sessizlik hakim, “çıt” yok…
Ağaçların hemen önünde, gözün alabildiğine, İstanbul’un belki de en iyi kumsalı uzanıyor.
Böyle bir kumsalı bir de, halen “yasaklı” kapsamında bulunan Kıbrıs/Maraş Bölgesi’nde görmüştüm. Burayı bilemiyorum ama Maraş Bölgesi’ndeki kumların Mısır’dan getirildiği söylenmişti.
Neyse…
Ankaralı yıllarımdan tanıdığım, AKP’li eski bir milletvekili ile kahvelerimizi yudumlarken, söz dönüp dolaşıp 2014 yılında yapılması planlanan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine geliyor.
Şunları sordum;
- Siyasette yarını tahmin etmek güçtür ama şu şartlarda 2014’ün nasıl geçeceğini öngörüyorsunuz Mahalli seçimler, Cumhurbaşkanlığı seçimleri…
Şunları anlattı:
- Tayyip bey Köşk’e çıkmak istiyor ama Turgut Özal’ın durumuna da düşmek istemiyor. Kendini gölgede bırakacak bir Başbakan arzusunda değil. O yüzden de Cumhurbaşkanı seçildiği takdirde “düşük profilli” bir Başbakandan yana. Bütün mesele şurada; Fakat bu olabilecek mi Erdoğan istiyor ama bu seçeneğin gerçekleşme şansı yüzde kaç Bu sorunun cevabı da 2007 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçiminde saklı…
- Nasıl yani
- Şöyle: 2007’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik çok şey konuşuldu. Ama ben birebir biliyorum ki; Tayyip bey Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasını istemiyordu. Başka isimler öne çıkmıştı. Fakat son anda birileri devreye girdi ve Abdullah (Gül) bey ilan edildi. Orada işleyen mekanizmayı da biliyorum. Kimler devreye girdi, nasıl etkili oldular, bunları biliyoruz.
- Şimdi ne bekliyorsunuz
- Sayın Başbakan belli ki kendinden sonra Abdullah Gül’ün Başbakanlığına sıcak değil. Fakat buna mecbur kalabilir. Yani, 2014 yılında Tayyip beyin öngördükleri gerçekleşmeyebilir. İster ama olmaz…
MAYINLI ALANLAR YA DA AKP BUNLARA NEDEN DOKUNAMIYOR
* Yeni Anayasa: Bendeniz bu köşede biri hafta sonu Pazar günü olmak üzere, haftanın 3 günü yazıyorum. Takip ediyorsanız, uzun süreden bu yana hemen her yazımın sonuna bir not ekliyorum… İnanır mısınız, bugüne kadar ne bir Bakan ne de bir milletvekili kalkıp da, “Ya sen haklısın ama işte elimizi kolumuzu bağlayan faktörler var…” demedi. İyi de, iktidarın eli kolu bağlı değilse millete verdiği sözü niçin yerine getirmiyor
* Vakıf öğrenci yurtları: Birçok kez yazdım; “Ülke çapına yayılan ve sanıyorum sayıları 70 kadar olan Vakıflar Talebe Yurdu’nun kapısına `irtica’ bahane gösterilerek kilit vuruldu. Aynen camilerde olduğu gibi hayırseverler tarafından arsaları bağışlanan ve yaptırılan yurt binaları Milli Eğitim Bakanlığı’na devredildi. 28 Şubat sürecinin uygulayıcısı Mesut Yılmaz Hükümeti, darbeyle gelen askeri yönetimden daha acımasız ve gaddar çıktı... Maddi durumu yeterli olmayan zeki ve ahlaklı Anadolu çocuklarının ücretsiz barındıkları bu yurtlar tarihe gömüldü... Kim ki bir vakıf eserine, vakıf malına kem gözle şöyle bir nazar dahi etse onun hayatı mantar olur... Aynen yetim malı yemek gibi... 28 Şubat sürecinin ardından yılların köklü partisi ANAP’ın çil yavrusu gibi dağılmasının arkasında biraz da bu icraat yok mu ” Ve de her defasında şu çağrıyı yaptım; “ Sayın Başbakan; gelin bu öğrenci yurtlarını asıl sahiplerine iade edin...” Ama şu ana kadar “tık” yok…
* Askeri liselerin müfredatı: “Derin yapıların” ortaya çıkarılması, darbe planlarının üzerine gidilmesi ve yargılanması askeri vesayetin kaldırılması yolunda önemli adımlar, elbette. Fakat yeterli mi Bu derin yapıları meydana getiren asli faktörleri ortadan kaldırmadıkça siz istediğiniz kadar, “Ben askeri vesayeti kaldırdım” deyin, gerçeği saklamış olursunuz. Bu ülkede yıllardan beri Harp Okulları’nda bir askeri öğrenci, “Ben iyi bir kumandan olacağım.” yerine, “Ben iyi bir cumhurbaşkanı olacağım.” mantalitesiyle yetişiyor. Ondan sonra da gelsin 27 Mayıs’lar, gelsin 12 Eylül’ler, gelsin 28 Şubat’lar, gelsin 27 Nisan’lar… Asker yetiştiren okulların yapısında ve müfredatında köklü ve radikal değişikliklere gitmeden bunu değiştirmek de imkansız…
* Zina yasası: Son olarak öğrenci evleri tartışmasında gündeme geldi. Bir TV programında, “Kız ve erkek öğrencilerin aynı evde kalmasına ben de karşıyım ama söyler misiniz; zinayı bu iktidar suç olmaktan çıkarmadı mı ” deyince birileri rahatsız oldu. İyi de, 2004 yılından bu yana zinanın suç sayılması için hangi teklif ya da tasarı sunuldu TBMM Başkanlığı’na…
* Genelkurmay’ın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması: Yıllardan bu yana tartışılan bir konu. Ama bugüne kadar yapılan hiçbir değişiklikte Genelkurmay Milli Savunma Bakanlığı’na bağlan(a)madı…
* Ücret politikası: Zengin hâlâ zengin, fakir yine fakir. Tamam duble yollar yapılıyor, şehirlerin bağrına bağrına rezidanslar ve gökdelenler dikiliyor, son model jeeplere biniliyor, yeni uçak filoları satın alınıyor ama yoksul hala yoksul. Milli Gelir şu kadar deniliyor ama toplum muhtaç insanlarla dolu. Çocuğuna iyi eğitim verebilen, yurtdışına çıkabilen eskiden olduğu gibi yine bir avuç insan. Hani, “beyaz Türkler” argümanı vardı ya; her şeyin en iyisini onlar bilir, her şeyin en iyisini onlar alır, en iyi evlerde onlar oturur, adalet ve hak dağıtılacaksa da onlar dağıtır, her şeyin en iyisine onlar biner, protokolde hep öndedirler, savaş dönemlerinde ortalıkta fazlaca gözükmeyip, zaferden sonra ganimeti birlikte “hem de yine en önde” toplayanlar… Allah aşkına söyler misiniz; bu saydıklarım günümüzde de gerçek değil mi Emekli yine sürüm sürüm sürünmüyor mu
Bu saydığım –çoğunu da yer yokluğundan yazamadığım- mayınlı alanlara neden bir türlü dokunulamıyor
NOT: Bugün 18 Kasım 2013 Pazartesi… İktidar ve TBMM’de grubu bulunan partiler, 2012 yılında yeni ve sivil anayasa vaadini yerine getiremedi. Sınıfta kaldı. Umutlar bu yıla sarktı. Cemil Çiçek, liderlerle görüşerek yeni bir süreç başlattı. Son hazırlanan Demokratikleşme Paketi sanki yeni ve sivil Anayasa çalışmalarını sekteye uğrattı, yavaşlattı. Du bakali n’olacak Her şeye rağmen yine de takipteyiz…