Akıldan ve kalbten hasta olanlar

Abone Ol

Bismillahirrahmanirrahim

Âlemlerin Rabbi, dünya ve ahiret saadetimiz için İslam’ı

bir nizam olarak gönderen, hesap gününün sahibi Allah (c.c)’a hamd,

muallimimiz, liderimiz, Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)’ya salât ve

selam olsun.

Gökyüzüne baktığımız zaman muazzam bir kâinat

görmekteyiz. Bu kadar muazzam kâinatın kendi kendine olması imkânsızdır. Her

eserin bir müessiri vardır. Kâinat bir eserdir ve bu eserin yaratıcısı ve

sahibi Allah’tır. Kâinatta her şey Allah’ın yaratması iledir. Bu gerçeğin

kendisidir. Bu gerçekten başka gerçek veya gerçekler yoktur. Gerçek, zanlardan

ve kabullerden bağımsız olarak gerçektir. Rabbimiz buyuruyor: “Gökleri, yeri ve

ikisi arasında bulunanları biz, şüphesiz yerli yerince ve belli bir süre için

yarattık. İnkâr edenler, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler.” (Ahkaf:

3)

İnsan Allah’ın yarattığı varlıklardan birisidir. İnsan

yaratılmışların bir özetidir. İnsan varlığını tanıyan bir kimse bütün

varlıkların mahiyetini tanıma imkânına sahip olur. Bunun için arifler: “İnsan

için lazım olan ilk bilgi; ‘marifetün nefs’ ilmidir” demişlerdir. Ariflerin

“Kim kendisini bilirse rabbi olan Allah’ı da bilir” sözü bu gerçeği beyan için

söylenmiştir.

İlimlerin en üstünü ise “Marifetullah” ilmidir. Bir insan

Allah’ı bilip tanımadan hiçbir hakikatin mahiyetini kavrayamaz. Birisi çıkıp

“bu çürümüş ufalanan kemiği kim diriltecek” diyebilir. Rabbimiz buyuruyor:

“İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık

düşman kesilmiş. Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye

kalkışıyor ve: “Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek ” diyor. De ki: Onları ilk

defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.”

(Yasin: 77-79)

İnsanın temel vazifesi “La İlahe İllallah Muhammedün

Resulüllah” diyerek tevhid kapısından içeri girmek ve Allah(c.c)’ın

Peygamberimize gönderdiği İslam’ı bir hayat nizamı olarak yaşamak, böylece

dünya ve ahiret saadetine ermektir. Bu görev, ancak kulluk şuuruyla eda edilir.

Rabbimiz buyuruyor: “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize

kulluk ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi

kurtarmış) olursunuz.” (Bakara: 21) Allah yarattığı insana İslam’ı emretmekte,

batılı yasaklamaktadır. “Ey iman edenler! Hep birden barışa (İslam’a) girin ve

Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Şüphesiz o size apaçık bir düş¬mandır.”

(Bakara: 208) İnsana yakışan şey; hayatını iman ve cihad olarak inşa etmektir.

Bu yolu seçen kurtulur, seçmeyen helak olup kaybolur.

AKIL HASTALIĞI

Akıl; Allah’ın insana diğer varlıklardan farklı olarak

verdiği esere bakıp müessiri bulma kabiliyetidir. Akıl insanoğluna verilmiş

manevi bir kuvvettir. İnsan bu kuvvet ile gerekli ve nazari bilgileri elde

eder. Bilgiyi elde eden kuvvet, İslam’da insanı mükellef kılan akıldır. Bu

kuvvet ile elde edilen bilginin yerli yerince kullanılması gerekir. Bu bilgiyi

yerli yerince kullanan her insan İslam’dan başka bir yerde karar kılamaz.  Bu bilgiler ile İslam’da karar kılmayan

insanlar tam bir akılsızlık örneği sergilemiş olurlar.  Kur’an’da bu hal şu şekilde

değerlendirilmektedir: “Onlara: Allah’ın indirdiğine uyun, denildiği zaman

onlar, “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” dediler. Ya

ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler (Hidayet çağrısına

kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten

hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu

sebeple düşünmezler.” (Bakara: 170-171)

Peygamberimiz aklı; “ Akıl, hak ile batılı birbirinden

ayırmaya yarayan kalp içinde bir nurdur.” diye tarif etmektedir. Akıllı kimseyi

de şöyle tarif etmiştir: “Akıllı, nefsini kontrol altına alıp ölümünden sonraki

ebedi hayat için hazırlanan kimsedir.” (İbn Mace, Zühd: 31)

Hakkı batıldan ayıramayan ve hakta karar kılamayan bir

akıl, hasta olan bir akıldır. Bu hastalığın adı şuursuzluk hastalığıdır. Bu

hastalığa yakalananlar gaflet içinde İslam’dan kopuk bir hayat yaşamayı meziyet

sayarlar. Ancak aldanmaktadırlar. Onlar günün birinde şöyle diyeceklerdir: “Ve:

Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli

cehennemin mahkûmları arasında olmazdık! diye ilave ederler.”( Mülk: 10)

Şuursuzluk; düşünme, anlama, idrak etme, karar verme ve

tedbir alma yeteneklerindeki eksikliktir. Bu eksiklik insanı İslam’a

bağlanmaktan uzaklaştırır. İslamsız ise saadet olmaz. “Kim, İslam’dan başka bir

din (hayat nizamı) ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir şey) asla kabul

edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” (Ali İmran: 85) Bu gün

için bu hastalıktan kurtulmanın tek ilacı Milli Görüştür.

KALB HASTALIĞI

Kalbin iki anlamı vardır. Birincisi: Göğsün sol tarafında

bulunan yumruk şeklindeki et parçasıdır. Buna yürek denir. Yürek, hayvanlarda

da bulunur. İkincisi: İnsanın his ve idrak kaynağı olan ve yürekte bulunan

manevi bir kuvvettir. Bedendeki kalbin beden için önemi ne ise ruhun kalbinin

de insan için önemi o derecede önemlidir. Beden kalbimiz yani yüreğimiz

hastalanınca bedenimiz, ruhumuzun kalbi hastalanınca maneviyatımız hastalıklı

hale gelir. İkisi de tehlikelidir. Peygamberimiz buyuruyor: “…Şunu da bilin ki,

insan vücudunda bir çiğnemelik et parçası vardır. O düzelirse, bedenin tümü

düzelir, bozulursa bedenin tümü bozulur. Bilin ki o, kalbdir.” (Buharı, İman:

39) Bu kalbin sağlıklı olması iman iledir. Rabbimiz buyuruyor: “Müminler ancak,

Allah anıldığı zaman kalpleri titreyen, kendilerine Allah’ın ayetleri

okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen

kimselerdir.” (Enfal: 2)

Bizim burada önemsediğimiz husus, ruhun kalbine musallat

olan hastalıklardır. Kalbe musallat olan hastalıklar şunlardır:  1- Küfür hastalığı: Allah’ı ve onun saadet

yolu olan İslam’ı açıktan inkâr etme hastalığıdır. Bu hastalığa yakalananlar ve

ölenler için Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak

ölenler var ya, onların hiçbirinden -fidye olarak dünya dolusu altın verecek

olsa dahi- kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır; hiç

yardımcıları da yoktur.” (Ali İmran: 91) 2- Nifak hastalığı: Zahiren Müslüman

gözüküp, kalben Allah’ı ve İslam’ı reddetme hastalığıdır. Bunların hastalığı

derin bir hastalıktır. Rabbimiz buyuruyor: “İnsanlardan bazıları da vardır ki,

inanmadıkları halde “Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler. Onlar (kendi

akıllarınca) güya Allah’ı ve müminleri aldatırlar. Hâlbuki onlar ancak

kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir. Onların kalblerinde bir

hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte

oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elim bir azap vardır.”  (Bakara: 8-10)

Bu hastalığa yakalananların temel karakteri ifsatçı

olmalarıdır: “Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, “Biz ancak

ıslah edicileriz” derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir,

lakin anlamazlar.  (Bakara: 11-12) Bunlar

ikiyüzlü işbirlikçilerdir: “(Bu münafıklar) müminlerle karşılaştıkları vakit

“(Biz de) iman ettik” derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile baş başa

kaldıklarında ise: Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (müminlerle) sadece alay

ediyoruz, derler. Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de

azgınlıklarında onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş

dolaşırlar. İşte onlar, hidayete karşılık dalaleti satın alanlardır. Ancak

onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola

girememişlerdir… Onlar sağırdırlar, dilsizdirler ve körldürler. Bu sebeple

onlar geri dönmezler.” (Bakara: 14-18) 3- Şirk hastalığı: Allah’a zatında ve ahkâmında

ortak koşanların hastalığıdır. Rabbimiz buyuruyor: “Onlara (müşriklere):

Allah’ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, “Hayır! Biz atalarımızı

üzerinde bulduğumuz yola uyarız” dediler…” (Bakara: 170) Allah bütün inananları

ve insanlığı bu hastalıklardan korusun.

TEDAVİ

Günümüzde bütün bu hastalıklardan kurtulmanın ve şuurlu

Müslüman olmanın tek çaresi Milli Görüşe bağlanmaktır. Milli Görüş bitmiştir,

piyasası kalmamıştır demekle o, kurtuluş için tek çare ve ilaç olma vasfını

yitirmiyor ki.  Milli Görüş bu milletin

kurtuluşunun, sağlıklı bir toplum olmasının tek yoludur. Bu millet ona

dönünceye, kadrolarını iktidara getirinceye kadar huzur bulamayacaktır. Milli

Görüş hakkı üstün tutanlar, nefis terbiyesini esas alanlar, maneviyatçı olanlar

için tek hak davadır. Bu dava menfaati, çıkarı, makam ve mevkii, dünyanın

geçici nimetlerini görünce davayı, materyalist, ırkçı, zalim dünya

egemenlerinin gücü karşısında Allah’ın gücünü unutup, nefislerine teslim

olmuşların davası değildir. Bu dava kendisine hizmet için bir görev teklif

edildiğinde yüzüne ölü toprağı serpilmiş adam gibi sararıp solan, yerinde

çakılıp kalanların davası da değildir. Bu dava Allah’ın “ Allah yolunda hakkını

vererek cihad edin, O sizi seçti…” emrine uygun olarak emredildiği şekliyle cihad

edebilenlerin davasıdır. Bu dava kırmadan, dökmeden bir ateş çukurunun kenarına

gelmiş bir topluğu kurtarmak için her şeyiyle, canla başla mücadele

edebilenlerin davasıdır. Bu dava malını ve canını cennet karşılığında Allah’a

satmış olduğunu bilenlerin davasıdır. Bu dava: “Nice peygamberler vardı ki,

beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah

yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun

eğmediler. Allah sabredenleri sever.” (Ali İmran: 146) ayetini asa kabul ederek

her şeye rağmen Allah yolunda gevşeklik göstermeyenlerin davasıdır vesselam.