Akif’in açısından haçlıların rontgen filminden kareler

Abone Ol

“Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;

Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,

“Medeniyyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?

Siyâsetin kanı: Servet, hayâtı: Satvettir, (Orantısız güçle saldırmak)

Zebûn-küş Avrupa bir hak tanır ki: Kuvvettir. (Zayıfı ezen Avrupa, yalnız gücü tanır)

Nerde -gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı!”

Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, (Amerika) bütün akvâm-ı beşer,

Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.

Yedi iklîmicihânın duruyor karşın da,

Ostralya’ylaberâber bakıyorsun: Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...

Hani, tâ’ûna da züldür bu rezîlistîlâ!

Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,

Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyla sefîl,

Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;

Döktü karnındaki esrârıhayâsızcasına.

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...

Medeniyyet denilen kahbe, hakîkat, yüzsüz.

Bir selâmet yolu varmış... O da neymiş: Mutlak,

Dîni kökten kazımak, sonra, evet, Ruslaşmak!

O zaman iş bitecekmiş... O zaman kızlarımız,

Şu, tutundukları gâyet kaba, pek ma’nâsız

Örtüden sıyrılacak... Sonra da erkeklerden,

Analık ilmini tahsîl edecekmiş... Zâten,

Müslümanlar o sebepten bu sefâlette imiş:

Ki kadın “sosyete” bilmezmiş, esârette imiş!

Din için, millet için iş görecek alçağa bak:

Dînipâmâl edecek, milleti Ruslaştıracak!

Bunu Moskof da yapar, şimdi rızâ gösterelim;

Başka bir ma’rifetin varsa haber ver görelim!

Al okut, Avrupa tahsîli desinler, gönder,

Servetinden bölerek nâ-mütenâhî para ver;

Sonra bir bak ki: Meğer karga imiş beslediğin!

Hem nasıl karga? Değil öyle senin bellediğin!

Sâde bir fuhşumuz eksikti, evet, Ruslardan...

Onu ikmâl ediverdik mi, bizimdir meydan!

Kızımın iffeti batmakta rezîlin gözüne...

Acırım tükrüğe billâhi tükürsem yüzüne!

Koşarken Avrupa ta’cîleihtizârımızı; (Can çekişerek hemen ölmemiz için koşarken)

İçerde bir sürü hâin kazar mezârımızı!

“Gebermek istemeyiz biz! desek de kim dinler?

Kımıldasan, “Ezeriz, mahvolursunuz!” derler!

Kımıldamaz da durursan, işittiğin nakarat:

“Çalışmayanlar için yok cihanda hakk-ı hayat.

Sözün hülâsası: Beyhûdedir boğuştuğumuz;

Çalışmasak da, çalışsak da mevte mahkûmuz!

Ne söyleyip duruyor, görmedin mi İngiliz’i:

“Üzülmeyin, yaşamaktan kesin ümîdinizi!

“Hakîkat ortada, ma’nâsı var mı evhâmın?

“Bilirsiniz ki: Mısır, kâinât-ı İslâm’ın

“O sıska gövdesi üstünde âdetâ kafası;

“Diyâr-ı Hind ise, göğsünde kalb-i hassâsı;

“Sizinkiler de, kımıldanmak isteyen koludur.

“Ki boş bırakmaya gelmez, ne olsa korkuludur!

“Biz İngilizler olup hâli önceden müdrik;

“O beyne pençeyi taktık, o göğse yerleştik.

“O halde bir kolu kalmış ki bizce çullanacak,

“Yolundadır işimiz bağladık mı kıskıvrak!

“Hem öyle zorla değil, çünkü “fikr-i kavmiyyet”

“Eder bu gâyeyiteshîle pek büyük hizmet.

“O tohm-i lâ’neti baştan saçıp da orta yere,

“Arab’la Türk’ü ayırdık mı şöyle bir kerre,

“Ne çarpınır kolu artık, ne çırpınır kanadı;

“Halîfe’nin de kalır sâde bir sevimli adı!

“Donanmamızla verip, sonra, Şark’ı velveleye,

“Birinci hamlede bayrak diker Çanakkale’ye;

“İkinci hamleye Dârü’l-Hilâfe! der çekeriz!”

Cenûbaniyyet edersin: Açık bir istiskàl!

“Aman Grey! Bize senden olur olursa meded...

Kuzum Puankare! Bittik... İnâyet et, kerem et!»

Dedikçe sen, dediler karşıdan: «İnâyet ola!»

Dilencilikle siyâset döner mi, hey budala?

Donanma, ordu yürürken muzafferen ileri,

Üzengi öpmeye hasretti Garb’ın elçileri!

O ihtişâmı elinden niçin bıraktın da,

Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında?

Dikilse karşına, hiç şüphe yok, ödün patlar!

Düşün: Hayâtafedâ etmedik elinde ne var?

Şeref mi, şan mı, şehâmet mi, din mi, îman mı?

Vatan mı, hiss-i hamiyyet mi, hak mı, vicdan mı?

Mezar mı, türbe mi, ecdâdının kemikleri mi?

Salîbisîneye çekmiş mesâcidin biri mi?

Ne kaldı vermediğin bir çürük hayâtın için?

 Kimi câmi’lerin artık kocaman bir opera;

Kiminin göğsüne haç, boynuna takmışlar çan,

Kimi olmuş balo vermek için a’lâ meydan!

Vuruyor bando şu karşımda duran minberde;

O, sizin secdeye baş koyduğunuz, mermerde,

Dişi, erkek, bir alay murdar ayak dans ediyor;

İşveler, kahkahalar kubbeyi gümbürdetiyor!

Avlu baştan başa binlerce dilenciyle dolu...

Eski sâhipleri mülkün kapamışlar da yolu,

El açıp yalvarıyorlar yeni sâhiplerine!

“Nasıl dört İngilizdünyâyı oynatmakta, hayrettir,

Bunun elbette var bir sırrı?” derler. İngilizder ki:

“Sefîl evlâdı şâyed ırkımın cür’etli şeylerse,

Necîb evlâdı onlardan cerîdir elli kat belki.”

Haçlıların yüzüne tükürüyor:

TükürünEhl-i Salîb’ino hayâsız yüzüne!

Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne!

Medeniyyet denilen maskara mahlûku görün:

Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!

— Korkma!

Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz;

Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz!

Düşer mi tek taşı, sandın, harîm-i nâmûsun?

Meğer ki harbe giren son nefer şehîd olsun.

Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa;

Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa;

Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar,

Taşıp da kaplasa âfâkı bir kızıl sarsar;

Değil mi cebhemizinsînesindeîman bir;

Sevinme bir, acı bir, gâye aynı, vicdan bir;

Değil mi cenge koşan Çerkes’in, Lâz’ın, Türk’ün,

Arab’la, Kürd ile bâkîdir ittihâdı bugün;

Değil mi sînede birdir vuran yürek... Yılmaz!

Cihan yıkılsa, emîn ol, bu cebhe sarsılmaz!”