Siyonizm’in asıl hedefini sadece belli bir toprak parçasında yani Arz-ı Mev’ud’da bir hâkimiyet kurmak olarak okuması, içine düşülen en büyük hatalardan biridir. Yani al bu toprak senin olsun, dünya büyük, biz başka yerde de yaşarız, yeter ki kaos ve çatışma olmasın demek kadar olayı sıradanlaştırmak ve küçük görmek olmaz. Nihayetinde sadece topraklar üzerinde emelleri olmadığı aşikârdır. Siyonizm tüm dünyayı köleleştirmek ve bunu yaparken de Gramsci’ye atfedilen o rıza inşasını da yapmak gereğindedir (Gramsci’nin bu yaklaşımı çok kapsamlı ve derin bir konudur, belki bu ayrı bir yazıda ele alınmalıdır). Bugün ise yaptığı her saldırganlığı ve cüreti bunun üzerinden analiz etmek gerekir. Son birkaç günlük zaman zarfında ve daha öncesinde de Sumud ve benzeri Gazze için özgürlük filolarına karşı sergilenen tavır ve bunu yaparkenki temel motivasyonları İsrail’in ve sapkın düşünce temeli Siyonizm’in ne olduğunu ortaya koymaktadır. 2023'te başlayan Gazze Savaşı'nın yarattığı insani krizin derinleşmesiyle birlikte, uluslararası dayanışma girişimleri de yoğunlaştı. Bu girişimlerin en çarpıcı olanlarından biri, Gazze'ye insani yardım ulaştırmayı hedefleyen Küresel Sumud Filosu'ydu.
29 Nisan 2026 akşamı, Girit Adası açıklarında, uluslararası sularda yaşanan gelişmeler, bu faaliyetin dramatik bir şekilde kesintiye uğramasına neden oldu. Yoğun bir elektronik sinyal engelleme ve insansız hava aracı takibinin ardından İsrail donanmasına ait savaş gemileri ve hızlı botlar filoyu Avrupa’nın göbeğinde kuşattı. Görgü tanıklarının aktarımlarına göre İsrail askerleri, bazı teknelere lazer tuttu ve silah doğrulttu. Filo yetkilileri, 58 tekneden oluşan konvoyun 21 teknesinin iletişiminin kesildiğini açıkladı. Aralarında 20 Türk vatandaşının da bulunduğu toplam 175 aktivist, İsrail katil organizasyonu tarafından alıkonuldu. İsrail Dışişleri Bakanı, bu kişilerin Yunanistan ile varılan bir mutabakat çerçevesinde Yunanistan'a teslim edileceğini duyurdu ve sonrasında aktivistler kurtarılarak Türkiye’ye getirildi.
Son Sumud filosuna yönelik saldırıda ön plana çıkan bir diğer önemli husus da Yunanistan’ın İsrail’e verdiği destektir. Bu saldırıyı yapabilmek için Yunanistan’a olan ihtiyacını hiçbir efor sarf etmeden elde eden İsrail, uzun süredir Türkiye düşmanlığı üzerinden Yunanistan’la yeni bir ittifak içerisine girmeye çalışmaktadır.
Bu saldırının uluslararası sularda gerçekleşmesi, bölgesel dengelerin çok ötesine geçen bir tepki dalgasını beraberinde getirdi. Bu noktada özellikle dikkat çekici olan, Yunanistan'ın tutumudur. Olayın kendi arama-kurtarma sorumluluk sahasına yakın bir bölgede yaşanmasına karşın Yunan hükümeti harekete geçmedi ve "uluslararası sularda gerçekleştiği için" müdahale yetkisinin bulunmadığını savunarak topu taca attı. Bu pasif tutum, hem kendi halkı hem de dünyadaki insanlarca yoğun eleştirilere konu oldu. Daha da çarpıcı olanı ise alıkonulan aktivistlerin Yunanistan'a teslim edilmesine ilişkin yapılan mutabakattı. Bu durum, Atina yönetiminin, stratejik ortağı İsrail'in eylemlerine dolaylı bir meşruiyet zemini hazırladığı yorumlarına yol açtı. Yunanistan'ın bu tercihi, aslında ikili ilişkilerin doğasını da gözler önüne sermektedir: Atina, İsrail ile olan stratejik ortaklığını, insani hukuk ilkelerinin ve komşuluk hukukunun önünde tutan bir tercihte bulunmuştur. Oysa Yunanistan'ın, uluslararası sularda bir insani yardım filosuna yönelik bu müdahaleyi diplomatik olarak sorgulama ve aktivistlerin korunması için girişimde bulunma imkânı vardı. Tercih edilmeyen bu yol, Yunanistan'ın ittifak ilişkilerinde ne denli pragmatik bir çizgide ilerlediğini göstermesi bakımından oldukça anlamlıdır.
Pragmatizmin temelleri: Çıkar ekseninde bir ittifak
Yunanistan’la İsrail arasındaki bu hızlı bir şekilde gelişen bağlar, son yıllarda ideolojik veya tarihsel ortaklıklar üzerine değil, somut çıkarlar ve bölgesel güç dengelerine dayalı bir zemin üzerinde şekilleniyor. Bu ilişkiyi anlamak için birkaç temel eksene ayrı ayrı bakmak gerekiyor.
Bunlardan ilki ifade ettiğimiz gibi Türkiye’ye karşı bir blok oluşturmaktır. Nitekim Türkiye, tüm konjonktürel meselelerden ayrı değerlendirmek kaydı ile nüfusu, nüfuzu, potansiyeli ile ne İsrail’in ne de Yunanistan’ın tek başına mücadele edebileceği bir ülkedir. Örneğin enerji jeopolitiği, iki ülkeyi birbirine bağlayan tipik bir yapısal unsur olmuştur. Doğu Akdeniz'de keşfedilen doğal gaz rezervleri, özellikle İsrail açıklarındaki sahalar, Yunanistan'ı Güney Kıbrıs’ı potansiyel Türkiye dışında bir transit ülke konumuna taşımaktadır. Hâlihazırda ekonomik fizibilite ve teknik güçlükler nedeniyle tartışmalı olmaya devam etse de EastMed Boru Hattı projesi, İsrail gazını Yunanistan üzerinden Avrupa'ya ulaştırma hedefini sembolik olarak temsil etmektedir. Bu çerçevede iki ülke, enerji güvenliği ve Avrupa'ya alternatif tedarik güzergâhları konusunda ortak stratejik çıkarlar geliştirerek Türkiye’yi baypas etme derdindelerdir.
Güvenlik ve askeri iş birliği boyutunda ise tablo son yıllarda dikkat çekici biçimde derinleşmiştir. Ortak hava tatbikatları düzenli hale gelmiş, İsrail'in Yunanistan'da pilot eğitim merkezlerine katkı sağlamasıyla savunma ilişkileri kurumsal bir nitelik kazanmıştır. Savunma teknolojisi ve istihbarat paylaşımı alanındaki iş birliği de bu tablonun önemli bir parçasını oluşturduğu görülmektedir. Bu gelişme de salt ikili bir savunma tercihi olarak değil, aynı zamanda Türkiye'nin bölgedeki etkisini kırmak, parçalamak veya dengelemeye yönelik bir strateji olarak da okunabilir. Nitekim Türkiye faktörü, iki ülkeyi yakınlaştıran dolaylı ama kritik bir dinamik olarak öne çıkmaktadır. Yunanistan için İsrail, bölgesel bir güvenlik ortağına dönüşürken; İsrail için Yunanistan, Avrupa'ya açılan ve AB ile direkt bağlantı inşa edebileceği sadık! ve istikrarlı bir kapı işlevi görmektedir.
Yunanistan-İsrail-Güney Kıbrıs üçgeni, Türkiye'nin Mavi Vatan doktriniyle ve deniz yetki alanı iddiaları ile doğrudan çatışan bir eksen oluşturma eğilimindedir. Her bir taraf Türkiye’ye karşı her alanda kendi ülke çıkarları adına bir menfaat elde etme derdindedir. İsrail'in işgal ettiği topraklardan Kıbrıs adasına, oradan da Yunanistan’a uzanan hat sadece bir ekonomik yol değil, Türkiye’yi çevreleme ve Türkiye’ye karşı manevra kabiliyeti kazanma hattıdır.
Küresel Sumud Filosu'na yönelik operasyon, tek başına bir deniz olayından ibaret değildir. Bu kriz, aynı zamanda Yunanistan-İsrail ilişkisinin kurumsal derinliğini ve Türkiye ile Atina arasındaki gerilimin bölgesel dinamiklerle nasıl iç içe geçtiğini gözler önüne sermektedir.
Bakınız çevreleniyoruz… Sadece biz değil, tüm dünya çevreleniyor ve hatta korkarım çevrelendik. Bu zalimlere dur denilmedikçe bu yancıları olan devlet görünümlü unsurlar da utanmayacaktır. Bu nedenle Sumud gibi “kararlılık” gerekmektedir. Yola çıktığından beri sadece aktivistim diyen başta Bilali Yıldırım olmak üzere tüm kararlı insanlara selam olsun… Zira kimliklerden veya ünvanlarından sıyrılıp sadece aktivist kalmak, bugünün dünyasında çok zor bir şeye dönüştü.