Ahvalimiz

Abone Ol

Müslümanlar yaşadığı zaman sürecinde Müslüman’ca duruş sergileyebilmek için yaşadığı zemini iyi bilmeli ve tanımalıdır. Hem her Müslüman’a ilm-i hâl bilgisi öğrenmesi farz-ı ayn’dır. Yaşadığı çağı bilecek ki bir Müslüman karşısına çıkan meselelerde İslam’a göre iyi midir, kötü müdür, adaletli midir, zulüm müdür, faydalı mıdır, zararlı mıdır, dost mudur, düşman mıdır diye hakkaniyetli değerlendirebilsin.

Müslümanlar kendilerine sunulanları sorgusuz sualsiz kabul etmekten öte yaşadığı şartları inancı doğrultusunda değiştirme, şekillendirme ve inşa etme gayretinde olmalıdır. Bir Müslüman ve şuurlu insan bir olayla karşılaştığında sadece o an gördüğü ya da ona gösterildiği şeklini kabul etmez, bu olayın geçmişi ve şu anda verdiği tepki ile geleceği nasıl etkilediği üzerine vebal duygusu ile yaklaşır. Müslümanlar yaşadığı çağdaki iklim İslam iklimi mi müşrik iklimi mi gibi konuları iyi tahlil etmeli ve buna göre bir plan yapmalıdırlar.

Yaşadığımız çağa ilişkin mimarinin temeline İslam’ı yerleştirmek için ömür harcamış Cansever şöyle der: "Açıktır ki, modern çağ, kendi fetişizmlerinin (şirklerinin) bile bilincinde olmayan bir trajik bilinçsizlik çağıdır. Teknolojik, iktisadî ve siyasî güçlerin kölesi olan bu çağ, tarih boyunca yaşamış diğer tekâmül safhalarından çok daha geridedir ve hatta tapındıkları şeyin bilincinde olan fetişistik kültürlerden bile daha geridedir."

İnanç noktasında ahvalimizin hiç iç açıcı olmadığı ortada. Pandemi süreci ile birlikte İslam’da olmayan farzlar, kifayeler isminin önünde ‘din adamı’ olanlar tarafından ekleniyor, bazı İslam’ın uygulamaları kaldırılıyor. Bu da ayrı bir sıkıntı.

Gelgelelim Hz. Peygamber Efendimizin (S.A.V.) duasının başına koyduğu ümmetinin ahvaline: Sokaktaki komşularımız bir aile Irak’tan gelme diğer aile ise Suriye’den. Yedi sekiz yaşındaki Iraklı kız çocuğunu her gördüğümde hüzünleniyorum ve suçluluk duyuyorum. Çünkü bugün bu topraklarda onların olmasının sebebi 2003 Amerika işgalinde Türkiye Hükümeti’nin Amerika ordusuna verdiği destek. Kendi ülkelerinde refah içinde yaşayabilecekken diyar diyar gezmelerine sebep Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın BOP Eşbaşkanlık sevdası. Bunun üzerine ülkemizde gördükleri muamele de kardeşliğe sığmayacak cinsten. Iraklı kız çocuğunun Türk yaşıtları, “Bizim ülkemizde ne işiniz var? Gidin kendi ülkenize!” diye zorbalık yapmakta. Zaten savaş mağduru olup toprağından, doğduğu yerlerden güvenip geldikleri Müslüman kardeşlerinin toprağında gördükleri muamele de bu. Bazen ensar-muhacir edebiyatı yapılsa da uygulamalar yeni düşmanlıkların ve kavgaların alevlenmesine sebep olan çalışmalar. Türkiye’de yaşayanlar Irak işgali ve sonrasında devam eden Arap Baharı ve türevi çatışmalardan, savaşlardan Büyük Ortadoğu Projesi’nde Batı’nın/ırkçı emperyalizmin Türkiye’ye biçtikleri eşbaşkanı ünvanını benimsemek yüzünden suçludur ve vebaldedirler.

Ümmet coğrafyasının son günlerde Amerika’nın çekilmesiyle gündeme taşınan parçası Afganistan.

Yıllardır kanayan yara. Öncesi Rus işgali sonrası iç çatışmalar, 11 Eylül sonrasından da 2001’den beri fiili Amerika işgali. Afganlar, Müslümanlar tarafından uzun süre Amerikan işgaline terk edildi, şimdi de belirsizliğe. Hoş hangi İslam ülkesi var sahip çıkacak? Kim aktifleştirecek D-8’leri ve İslam Birliği teşkilatlarını? Bundan öte bir de dünya gündeminde başka başka konularla yer almakta, kadın hakları, eğitim hakları ve diğer meseleler… Pardon da Afganistan 2001’den beri işgal altındayken bu insan hakları(!) savunucuları ne yapıyordu? Afganistan talan edilirken, masum sivil insanlar katledilirken, düğünlerinde Amerika bombaları ile vurulurken, savaş kamplarında insanlar donarken, mayınlar yüzünden ayakları, bacakları kopan çocuklar kendi protezlerini yaparken… Ne zaman talan edilen Afganistan’ın hesabını soracaksınız çok değerli kadın hakları(!) savunucuları? Geçen hafta Kabil’de Afganlar, ABD Afganistan'ın 9.2 milyar dolar rezervlerini serbest bırakması için miting yaptı. Bunun hesabını da soracak mısınız? Kadın hakkı diye hakları cinsiyetleştirenlerin derdinin kadın olmadığının delili değil midir yaşanan olaylar?

Yukarı yazdıklarımız sadece birkaç örnek ahvalimize dair. Bir de zihinlerde ve tarihi algılarımızda yaşadıklarımız var ki, geleceğe bu bayrağı taşınamayacağını söyler gibi bizlere. Amerika’da Türkevi açıldı. Herkes bir şekilde gündemine aldı. Kimisi büyük bir başarı olarak gördü, kimisi ülkenin ekonomik hali buyken çoğu malzemesinin Türkiye’den taşınmasıyla yapılan “gökdelen”in israf olmasından bahsetti. Bu konuşulan tartışılanlardan öte bir durum var. Bunu da sağduyulu birkaç mimar dile getirdi. Türkevi denilen mimari yapı belli formu ifade eden bir kalıptır. Çok katlı yapıya “Türk evi” denilmez. Dünyanın neresine giderseniz gidin “Türk evi” aynı birimleri kapsar. “Türk evi” haremlik ve selamlık olmak üzere açık alanı; avlusu olan, evin gölgesi komşunun evinin üzerine düşmeyen, komşunun evinin güneşini, rüzgârını kesmeyen, insanın mahremiyet ihtiyacını en ideal şekilde karşılayabildiği, üzerinde yapıldığı topografyayı ezmeden sanki o topografyanın devamı hissini veren, dünya hayatının geçiciliğini idrak eden zihinle geçici malzeme kullanılan ve her gelen yeni neslin ihtiyacına göre eklemeler ve çıkarmalar yapılan, ait olduğu coğrafyadaki malzemelerle inşa edilen mimari yapıdır. Bir de nasıl bir Türkevi ki mimari projesini Perkins and Eastman yaptırılmış? “Türk evi” üzerine çalışan mimar konuyu şöyle değerlendiriyor: “Türk evi dünyaya sunabileceğimiz bir kavramımızdır. Betonarme çelik cam cepheli bir binaya ‘Türk Evi’ denmez. ‘Türk evi’ bizim yüzlerce yıllık inanç, düşünce, yaşam ve üretim sistemimizin bir sonucudur.” Şimdi şu soruyu soralım bağlamından koparılmış kavram toplumun hafızasına, geçmişe, kavramın temsil ettiği inanca yapılan bir zulüm değil midir?

Ahvalimiz nereden baksak mesele yapmamız gereken konuları içeriyor. Yoksa artık ahvalimizi önemsemiyor muyuz?