Sanat dünyasının oldukça farklı ve sıra dışı ismi, Deli Yürek‘in ‘Sabri‘si, Ekmek Teknesi‘nin ‘Celal‘i, Acı Hayat‘ın ‘Hasan‘ı, Kınalı Kuzular‘ın yapımcısı olan usta oyuncu Ahmet Yenilmez ile ‘sanata‘ dair samimi bir sohbet gerçekleştirdik. Başkent‘in soğuk, yağmurlu ve kasvetli bir akşamında buluştuğumuz Yenilmez ile sıcak çayların eşliğinde oldukça içten ve gönülden bir muhabbet yaptık.
Yenilmez; sıra dışılığını, ödediği bedelleri, önüne çıkarılan engelleri, sanat dünyasındaki ayrımcı yaklaşımları, Kınalı Kuzular‘a tabanın sahip çıkmamasını, yeni projesi Mehmet Akif‘i Millî Gazete‘ye anlattı. İşte Yenilmez‘e yönelttiğimiz sorular ve onun verdiği içten cevaplar:
* Sanatın ve sanatçının ahlaki değerleri hep tartışılıyor. Size göre, sanat için her şey yapılabilir mi?
O zaman, sucuktan eşek nalı çıktığı zaman da kimseyi suçlamayacaksın. Ve yahut çocuğunun, öğretmeninin kalitesiz olmasından şikâyet etmeyeceksin. İşte bundan dolayı, Anadolu insanın inanç, kültür, yaşayış, duruş, haslet ve özlemleriyle örtüştük biz. Bizden biri, olabiliyormuş denildi. Bir yere ulaştığı zaman geldiği yeri inkar etmemiş, ideolojik duruşunu kendi içerisinde sorgulamış ama buna da sırtını dönmemiş biri.
Yaşadıklarımız yeni nesle ümit vermiyor
* Magazin programlarında bakıyorsunuz; yapmacık hareketler, güzel giyinen mutlu gibi görünen insanlar. Sanki arkasında sahte bir dünya var gibi...
Buna zorlanıyor. Çok yakinen biliyorum. Çok inançlı, inandığı gibi yaşamaya çalışan çocukların çoğu, kendilerini saklama ihtiyacı duyuyorlar. Bu her kesimde var. Yani gazetecilikte, sanatta, siyasette her yerde var. Bir yere gelmek için, farklı bir kimliğe bürünmen dikte ediliyor. Tabi sükûtu hayaller yaşanıyor. Bunun en son örneği, İstanbul Şehir Tiyatrolarıdır. Ben 12 Eylül döneminden sonra Kültür İşleri Daire Başkanlığı‘nda müspet bir insan vardı. Ama Bir Necip Fazıl‘ı oynatamazsınız. Necip Fazıl, bütün oyunlarını Darül Bedayi Muhsin Ertuğrul‘a yazmıştır. Oynatamazsınız, gücünüz yetmez. Muktedir olamama hayal kırıklıkları, gelen neslin ümidini kırdı. Bizim yaşadıklarımız, arkamızdan gelen nesle ümit vermedi, vermiyor.
* Hâlâ mı veremiyoruz?
Evet, hâlâ veremiyoruz. Bakın geçen yıl, özel tiyatrolara dağıtılan yardımlara bakın. Oyunculuğumu her halde bu ülkede kimse tartışmaz. İlk kez, bir Necip Fazıl başvurusu yaptık. 16 bin lira verildi. Marks‘ın dönüşüne, 63 bin lira verildi. Bu yıl, Mehmet Akif için ilk kez tiyatro yapılıyor ve 27 bin lira alıyor. Nazımın dönüşü, 75 bin lira alıyor.
Nazımın dönüşü, 75 bin lira almasın demiyorum. Adalet diyoruz. Biz kendi mücadele eksenimiz içerisinde, karşılaştığımızda adaletli davranılacağını beklerken bile; sükuta hayal yaşayınca arkadan gelen talebem diyor ki, ‘Hocam yani sen Kınalı Kuzular‘ı yaparsın. TRT‘nin en büyük reytingini alırsın. Yine dizin devam etmez.‘ Ama öbür tarafta, yüzde 1‘in bile içine girmeyen dizi devam eder‘. Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir Kınalı Kuzular çekilmiş, bu bile ümit veremiyor. Bu, arkamızdan gelen neslin bu işi meslek olarak seçebilmesine fırsat tanımıyor.
* Ödeneklerde belli bir kriter yok mu?
Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir ödenek yapılanması ve devletin bu şekilde yönlendirdiği bir sanat anlayışı yoktur. Çağdaş ve örnek alınan ülkelerde, sanat yerel yönetimlerin alanına bırakılmıştır. Yerel yönetimler, şehir tiyatroları kurmuştur. Orada yeni yazarlar, yeni yetenekler ve yeni oyuncular yetişir. Bu şekilde gelenekler, yaşar.
Şimdi 27‘yi bulan konservatuar ve güzel sanatlar fakültesine, yeni yeni Anadolu çocukları girmeye başlamıştır. Ama Anadolu çocukları 4 yıl baba parasıyla okuyor, beşinci yıl çalışacak yer bulamıyor.
Kötü gidişata engel olabilecek tek şey: Sanat
* Peki, çözüm ne?
Milli, İslami ve demokrat yapılara ihtiyaç var. A partisi, B partisi için bu fark etmez. Sokakları, altınla döşeyebilirsiniz. Unutmayın, zamanla o sokaklar mutlaka aşınacaktır. Ama lise mezunlarının 93 kelimeyle konuştuğu, iyi yetiştirilmiş bir kangal köpeğinin 150 kelimeyi anladığı bir toplumda yaşıyoruz.
Cinayetlerimizin şekilleri değişti. Böyle özel hafiyelerimizin, emniyet güçlerimizin ve hukuk adamlarımızın, çözemeyeceği cinayetlerin sayısı arttı. Neden? 93 kelimeyle konuşan bir nesil geliyor arkadan. Ağzının tadı bozuldu. Newyork‘daki genç ne yiyorsa, Ankara‘daki Tokyo‘daki aynısını yiyor. Newyork‘taki ne dinliyorsa, Ankara‘daki aynısını dinliyor. İkisi de aynı elbiseyi giyiyor. Ve de aynı düşünüyor. Bu gidişata engel olabilecek tek bir dal vardır: Sanat.
Bugün yaşamış olduğumuz hassas dönem, bunun en bariz örneği. Biz 70 sene tiyatro sahnesinde ve beyaz perdede, ucube, pis sakallı, ağzından salyalar akan, midesi ile uçkuru arasında bir din adamını bu millete dikte ettirdik.
Bunu yapmasaydık bugün, Güneydoğu‘daki bazı din adamlarımıza derdik ki; "Kardeş biz bir açılım yapıyoruz. Böyle bir hatalar yaptık. Ama siz de milletin huzurunda şu güzel sözleri söyleyin". Ama millet, şimdi onları dinlemez oldu.
Yani, toplumun sigortaları attı. Ve şimdi önüne geçemiyoruz. Onun için Amerika‘yı yeniden keşfetmenin bir anlamı yok. Yani rakamlarla konuşuyorum. Türkiye‘de bütün sahne sanatlarının hitap ettiği kesim, halk konserleri dahil olmak üzere, yüzde 2‘dir. Bu oran, Azerbaycan‘da yüzde 65. Türkiye‘de bir şiir kitabının en babası, 500 basar. Azerbaycan‘da 6 milyon basar.
ABD, Vietnam bataklığından Rambo‘yu üretiyor. Biz ise dünyada bir daha eşi görülemeyecek olan Çanakkale‘den, Kurtuluş Savaşı‘ndan, Sarıkamış‘tan, Balkanlar‘dan ona eş birisini koyacak bir kahramanı üretemiyoruz.
Lütfen tepki gösterin!
* Size göre sanatçı olmanın avantajları ve dezavantajları nelerdir?
Tanındığın için bir fikir ve söz beyan ettiğinde, en azından bu adam ne söylemiş diye kulak kabartılabiliyor. Kendini iyi anlatabilme, daha geniş kitleye ulaşabilme imkanı var.
Dezavantajları da var. İyi örnek olamıyoruz. Müesseseleşemiyoruz. Sanatın olmazsa olmazı olan, himaye ve imkan tanınmasını biz yaşamıyoruz. Maalesef, sanata alışılagelmiş statüko hakim. Onun için de bu konuda çok ciddi çalışmaların yapılması lazım.
* Hitap ettiğiniz kesimin yaptığınız sanata karşı duyarlılığı nasıl?
Artık televizyon ekranlarında gördüğü, beğendiği veya beğenmediği şeylere karşı, en azından bir e-mail, faksla telefonla tepkisini göstermesini istiyorum. Ekranda bir şey gördüğü zaman verilenle yetinen bir toplum olmaktan çıkalım artık. Ve diyelim ki, 2 milyar dolarlara varan reklam pastasını benim üzerimden yiyorsun. O halde o yediğin pasta senin boğazından geçerken, beni hissedeceksin. O dokuz boğumun her boğumundan geçerken, benim hassasiyetlerimi hissedeceksin. Benim önceliklerimi hissedeceksin. Bunu ideolojik bir kalıp olarak söylemiyorum.
* Şimdiye kadar çok başarılı dizilerde, tiyatro oyunlarında yer aldınız. İçinizde hayalini kurduğunuz veya planladığınız bir proje var mı?
Ben büyük bir sağlık problemi yaşadım. Yaklaşık 1,5 yıl boyunca karnımda yarım metre açık bir yara ile bağırsaklarım dışarıda dolaştım. O Acı Hayat‘ta siz beni izlerken, karnımda torba ile geziyordum. Şu anda takma karın duvarı ile geziyorum. O hayallerimi gerçekleştirecek deli cesaretini ilk denememdir. Hep zoruma gitti bu ülkede niye Çanakkale çekilmiyor diye. Ve hiç bir yardım almadan, 167 bin TL bütçe ile çektik. Araştırın bunu lütfen. Vebal atıyorum boynunuza. Kınalı Kuzular gibi bir projenin bütçesi 167 bin TL olur mu? Şu anda TRT‘de oynayan herhangi bir dizinin bütçesini sorun. Ve 167 bin TL ile karşılaştırın.
Ve o ölüm imtihanında, Cenab-ı Allah‘ın bana bahşettiği hayat sürecinde, ölümün çok yakın olduğunu gördüm. Hani diyor ya, size şah damarınızdan daha yakınım. Hakikaten şah damarımızdan daha yakın olduğunu hissettim.
Mehmet Âkif ilk kez sahnede
Ve onun için hayallerimi öne aldım. Allah kısmet ederse, 2009-2010 sezonu içerisinde, Türkiye‘de ilk kez, Mehmet Akif Ersoy‘u sahneye aktarıyorum. Doğum günü olan 20 Aralık‘ta İstanbul‘da Muammer Karaca tiyatrosunda, ölüm tarihi olan 27 Aralık‘ta Ankara‘da oyunu sahneleyeceğim.
Bunun yanı sıra 12 Eylül‘ün 30‘uncu yılı. Özellikle bizim nesil çok acı çekti. Hiçbir ideolojik ayrım yapmıyorum. Rahmetli Muhsin Bey‘in iki çift güzel sözü var: Mamak‘ta ilk görüşe çıktığımızda, bir baktım annelerimiz birbirine ne kadar çok benziyordu.
İkinci sözü de; 11 Eylül‘de koskoca Türkiye‘yi paylaşamadık.12 Eylül‘de birileri geldi 2,5 metre kare hücreyi 5,5 yıl paylaştırdı. İşte bunu çekmek istiyorum. Ama otuzbeşte ama cep telefonu ama video ile çekeceğim. Ama Allah ömür emir verirse mutlaka çekeğim. Parmaklarım video kayıt tuşuna basacak kuvvet bulduğu sürece, bir şekilde 11 Eylül‘de onu çekeceğim.
Hayatın içinde yaşıyorum
* Sanat camiası içinde çok farklı ve sıra dışı kalıyorsunuz. Bu farklılık nerden kaynaklanıyor?
Valla ilk defa böyle bir soru soran oldu. Özellikle özel televizyonların yeni revaçta olduğu dönemlerde, revaçta olan işlerin içinde olmam nedeniyle popülerliğimin olduğunu kabul ediyorum. Benden daha popüler olan insanlara baktığımda, onlara göre ben de farklı bir şeyin olduğunu anladım. Ve bunun karşılığını şöyle buldum. Bir kere oyunculuğu; sadece, tiyatro ve dizi oyunculuğu olarak görmedim. Oyunculuk, ciddi bir meslektir. İnsanoğlunun, en eski mesleklerinden birisidir. Ölmemiştir. Gelişime ve zamana yenik düşmemiştir. O yüzden sadece tiyatro oynamaktan ibaret görmüyorum. Kendime her zaman şu soruyu sordum: Bizden önceki ağabeylerimiz, ablalarımız da oyuncuydu. Onlar asla dizilerde oynamıyor ama ekmeğini bu işten çıkarıyorlardı. Peki, nasıl oldu? Dedim ki, o halde oyunculuk bir meslektir. Bunun için ciddi bir donanıma ihtiyaç vardır.
Oyunculuğun olmazsa olmazı, ciddi bir gözlemdir. Çünkü tiyatro oyunu, hayata ayna tutmaktır. Hayata ayna tutabilmeniz için, o hayatı iyi okuyabilmelisiniz. Her anını iyi görmelisiniz. Ve en önemlisi, bakmakla görmek fiilleri arasındaki farkı, her insanın görmesi gerekir. Eğer oyuncuysanız, sanatçı olma iddiasındaysanız, farklı bakıp, farklıyı görmek, farklı şekilde insanlara anlatmak mecburiyetindesiniz. Bunu, yapabildiğimi zannediyorum. Mesleğimin verdiği popülerliği, bir ayrıcalık olarak görmedim. Nasıl ki, kahvaltını yapmışsın, tıraşını olmuşsun, tam giyinip çıkarken, evinin önünde pis bir koku ile karşılaşın; orayı temizlemeyen çöpçüyü lanetle anarsan, oyunculuk da böyledir. O nedenle, işini iyi yaptığın için sevilmeyi, bir ayrıcalık olarak algılamadım. Şükür olarak algıladım. Ve bir de, hayatın içinde yaşıyorum. Bir kere üç çocuk babasıyım. Aile reisiyim. Toplumda bir ferdim, bireyim. Siyasetin, ekonominin ve eğitimin içindeyim. Direkt bunlarla ilgili şikâyetlerim, arzularım var. Hayallerim, iddialarım, redlerim, kabullerim var. Ve bu hayatın içerisinde olmanızdan dolayı da, daha farklı görüyorsunuz. İnsanlar da sizi daha farklı görüyor.
Kaddafi olmasaydı...
* Sinemamızda birkaç evliya filmi, İskilipli Atıf Hoca‘nın dışında bu alanda ses getirecek projeler yok. Niye dünya çapında bir Çağrı filmi gibi proje ortaya koyamıyoruz hala?
Kaddafi olmasaydı, ne Çağrı‘yı ne Ömer Muhtar‘ı çekemiyorduk. Ayrıca kime güvenip de neyi yapacaksınız? İşte size örnek veriyorum. Kınalı Kuzular‘dan önce Çanakkale‘yi ziyaret sayısı 720 bin, sonra ise 7,5 milyon. Ama bu dizi niye devam etmiyor diye TRT‘ye faks çekmekten aciz olan bir kitleye güvenip bir film çekebilir misiniz? Sinema çok ciddi para isteyen bir iş. Suçlamak adına söylemiyorum. Bu, okuyanların nefsine ağır gelebilecek. Ne olur artık, bu tür çalışmalara ilgi ve alaka duysunlar. Biz projeleri yapmaya devam edeceğiz.
İşte Akif‘i yaptık. Bakın, 20 Aralık‘ta prömiyer diyeceğiz. Ankara‘da yerleşik sahnede bir salonda Mehmet Akif‘i ben oynayacağım. Bir salonda da Genco Erkal, Nazım‘ı oynayacak. Onun gişesindeki kuyruğa bakacaksın. Bir de benim salona bakacaksın.
Ayrıca, Necip Fazıl ile Nazım Hikmet‘in sınıf arkadaşı, ikisinin de edebiyat öğretmeninin Yahya Kemal, ikisinin de oğlunun isminin Mehmet, ikisinin de oğluna Mehmedim diye şiir yazdığını ve işin enterasan tarafı ikisinin de birbirini cezaevinde ziyaret ettiğini bu nesile anlatmadılar. Yine Nazım, Necip Fazıl‘ı ziyaret ettiğinde ‘ Ulan Necip ben iktidarda olsaydım, seni hiç burada beslemezdim. Taksim meydanında asardım‘ dediğini, Necip Fazıl‘ın da, Nazım‘ı ziyaret ettiğinde ‘Devletin ipine yazık. Seni faili meçhul yapardım‘ dediğini de, bunu bu nesile anlatmadılar. Çünkü Nazım‘dan ve Necip Fazıl‘dan geçinenler vardı. Necip Fazılın şiirleri, miting meydanlarında insanları galeyana getiriyordu.
İran sinemayı gördü
* Her alanda güç sahibi olan ABD, dünyayı Hollywood efektleriyle etkiliyor. Bu güce karşı nasıl önlem alacağız?
Eskiden Horasan‘dan kopup gelen Alperenlerimiz vardı, onların yoktu. Bugün onların sinemaları var. Ama bizim ne alperenlerimiz ne de sinemalarımız var. Sinemanın ve sanatın önemi şimdi daha iyi anlaşıldı. Öncü kuvvet olarak her yere, herkesten önce sızan, tarifi olmayan sır şekline geldi. Sanat artık, günümüzün öncü fedaileridir. Bunu gören, ona göre dizaynını alıyor.
Şu anda sizin evinizde, ne oluyor bilmiyorsunuz. Bir alet, ortada duruyor. Uyduda, 1100 tane kanal var. Eskiden bir tane vardı ve orada olmanız yetiyordu. Şimdi olmanız yetmiyor, tercih edilen olmak zorundasınız. Tercih her zaman popüler kültür karşısında, her zaman galebe çalar. Yani işimiz daha zor.
Bunu, İran iyi gördü. Geçmişten beri, sistemli geldi. Bugün dünyada, İran sineması vardır. Ayrıca Hindistan sineması. Ama bizim ise, dünyanın en eski kurumlarının inşa edildiği bir kara parçasında, ihmalimizin neticesini yaşıyoruz. Bu kadar basit.





