Ahlâksızlığın Ve Rezaletin Başkenti Taksim

Abone Ol

Bölgede yaşayan Levantenlerin Grande Rue de Pera

dedikleri Beyoğlu ndaki renkli ve gayri ahlâki hayatı Osmanlı, 19. yy.

ortalarından sonra tanıdı ve bu caddeye Cadde-i Kebir büyük cadde ismini

verdi. 16. yy. başından itibaren canlı bir hayata sahip olan Pera kendi

kabuğuna sığamaz hale geldi ve tepenin sırtlarına doğru yayılmaya başladı. Tepe

olmasından dolayı Roma İmparatorluğu zamanından kalma sarnıç-barajda toplanan

suyu çevre semtlere dağıtması için 1730 lu yıllarda Sultan 1. Mahmut tarafından

caddenin girişine konulan ve suyu taksim etmeye yarayan Maksem den ötürü

bölgeye Taksim denmeye o günlerde başlandı.

Bölgede yaşayan Levantenlerin Grande Rue de Pera

dedikleri Beyoğlu ndaki renkli ve gayri ahlâki hayatı Osmanlı, 19. yy.

ortalarından sonra tanıdı ve bu caddeye Cadde-i Kebir büyük cadde ismini

verdi. 16. yy. başından itibaren canlı bir hayata sahip olan Pera kendi

kabuğuna sığamaz hale geldi ve tepenin sırtlarına doğru yayılmaya başladı. Tepe

olmasından dolayı Roma İmparatorluğu zamanından kalma sarnıç-barajda toplanan

suyu çevre semtlere dağıtması için 1730 lu yıllarda Sultan 1. Mahmut tarafından

caddenin girişine konulan ve suyu taksim etmeye yarayan Maksem den ötürü

bölgeye Taksim denmeye o günlerde başlandı.

Bugün Taksim Meydanı olarak isimlendirilen meydan, o

günlerde Yahudi ve Hıristiyan Mezarlığı olarak kullanılan alandı ve Cumhuriyet

tarihinin ilk yıllarında kaldırıldı, düzeltildi, mezarlardaki kemikler başka

yerlere taşındı. Her milletin mezarında bulunan kemikler kendi cemaatlerinin

istedikleri yere kondu. Fakat Sıraserviler Caddesi ve Gümüşsuyu yokuşunda

bulunan Müslüman mezarlarından çıkan ve Müslümanlara ait olan kemiklerin

akıbeti ise hâlâ meçhuldür.

Sultan 3. Mustafa dan itibaren Taksim bölgesi, askeri

saha olarak yeni kurulan topçu birliklerine bırakıldı. İşte o günlerde,

bugünlere sadece tartışması kalan ve İnönü hükümeti zamanında yıkılan Taksim

Topçu Kışlası yapılır.

Osmanlının son yıllarında gayrimüslim tebaa ve onlara

özenen yerli halk tarafından tıka basa dolan bu cadde, 1924 senesinde İstiklal

Caddesi ismini aldı. İçkinin su gibi içildiği fuhşun hadsiz ve hesapsız

yapıldığı, her köşe başını bir kumarhanenin tuttuğu bu semt, İkinci Dünya

Savaşı nda İtalyan faşistlerinin ve Alman Nazilerinin reklâmını yapan,

sloganlarını atan Levanten denilen yerli gayrimüslimlerin sirk alanı haline

geldi. İçki içmek 1930 ile 1950 li yıllar arasında bizzat devlet tarafından

halkına özendiriliyor ve bu konuda yapılan reklamların ana teması olarak

içkinin bir gıda olduğu, insan vücudunun her vitamin ve yiyeceğe ihtiyacı

olduğu gibi içkideki gıdalara da ihtiyacı olduğu temasını vurguluyordu.

Okullardaki öğrencilerin sabah kahvaltılarında bile bira

içmesine özen gösteriliyor ve bu durum bizzat öğrenciler üzerinde deneniyordu.

Öyle ki bizzat devlet tarafından üretilen ve halka devlet imkânları ile

tanıtılan Ankara Orman Çiftliği Birası ucuz bir fiyata, devlete ait Bira

Bahçeleri nde halka ve çocukların içmesine sunuluyordu.

Her gün yeni kanunlar çıkartılıyor ve bu kanunlar gereği

camiler ya yıkılıyor ya da başka işlerde kullanılıyordu. Bu yıllarda sadece

İstanbul da bile yüzlerce cami yıkıldı, marangozhane oldu, nalbant dükkânı

oldu, pavyon oldu, meyhaneye oldu. Bu camilerin bazıları 2013 Türkiye sinde

bile halen meyhane olarak kullanılmaya devam etmektedir.

Bunların en bariz ve en acıklı olanı ise Beyoğlu ndaki

Kâtip Mustafa Çelebi Camii dir. İsmet İnönü nün Cumhurbaşkanı olduğu dönemde

satılan 350 yıllık Kâtip Mustafa Çelebi Camii hâlâ, Beyoğlu nun arka

sokaklarında dansözlü meyhane olarak kullanılmaktadır. 1907 tarihli Başbakanlık

Osmanlı Arşivi nin plan ve proje krokilerinde Kâtip Mustafa Çelebi Paşa Camii

olarak görülen yapı, 1941 de İsmet İnönü tarafından 4 bin 10 liraya satılmış ve

o tarihten itibaren içkinin sebil olduğu dansöz kadınların masa gezdiği bir

meyhane olmuştur.

30 ların sonlarında tüm dünyada savaş alarmları çalmaya

başlamış, savaş kutupları oluşmuş, Türkiye ise tarafsızlığını ilan etmiştir ama

bu tarafsızlık sadece görüntüden ibarettir. Zira Türkiye bütün dünyaya

tarafsızım demiştir ama Alman ve İtalyan faşizmi ile flört halinde olduğunu da

gizleme ihtiyacı duymamaktadır. Bu durum saklanmadan bir devlet politikası

haline getirildiği en yetkili ağızlardan tüm dünyaya duyuruluyordu.

22 Mayıs 1932 tarihli Cumhuriyet gazetesi faşizm

taraftarı politikayı tüm dünyaya açık açık bildirmekten de çekinmez. Her gece

içilen içkinin tesiri ile olsa gerek Nazizm ve Faşizm lehine yürüyüşler yapılır

ve nasyonel marşları okunurdu. Gündüz yürüyüş eylemleri, gece içkinin dibi

bulunan ve kusma ile sonuçlanan partilerle, gün Taksim de gün ediliyordu.

Zaman hızla ilerler Beyoğlu ve Taksim üzerinde. Ama

değişen hiçbir şey olmaz. İçki sudan fazla tüketilir, fuhuş tüm renkleriyle

özendirilir, kumarın alası bu semtte her mekânda oynanır fakat yetkili

ağızlardan bu durumun aleyhinde tek bir söz duyulmaz. Ekmeğin, yağın, tüpün,

şekerin kuyrukla ve sayılı bir biçimde verildiği 1970 ler Türkiye sinde

Taksim de de kuyruklara şahit olunur. Ama bu kuyruklar temel gıda maddelerinin

kuyruğu değil bizzat rakı kuyruğudur.

Hatta bu alkol tüketimi o denli çılgın boyutlara ulaştı

ve çığırından çıktı ki, her ay Taksim bölgesinde genç kızları, çocukları iç

çamaşırlarına kadar soyup yabancı erkeklere sunan ya bir güzellik yarışması, ya

da kusana kadar mide spazmı geçirene kadar içki içme yarışması yapılmaya

başlanmıştı. İşin ilginç olan tarafı ise, bu şuursuz ve insanlık dışı

yarışmalara, devletten maaş alan ve bizzat Devlet Sanatçısı unvanına sahip

olan halkın içinde yer etmiş güya güzide sanatçılar, jüri üyesi olarak bu

rezilliklere şahit oluyor ve yapılan kepazeliklere puan vererek yangının körüğü

vazifesini üstleniyordu.

Bozulan sadece Taksim ve civarı mıdır o yıllarda Hayır.

Ülke olarak topyekun bozuluyor, bizi biz yapan, bizi Avrupa nın rezil

dünyasından ayıran özelliklerimiz tek tek avucumuzun içinden kayıp gitmektedir.

Artık, çırılçıplak denilecek kadar açık olan şarkıcılar ellerinde rakı

bardakları ile şarkı söyledikleri podyuma besmele çekerek çıkıyor, okudukları

gazelin en uzun yerinde sonuna kadar içindeki rakıyı içtikleri kadehi yere

vururken ya Allah ya da Allah ım sana geliyorum diyorlardı. 70 li yıllarda

iş çığırından çıktı. Besmele ile içilen içkiler, Allah nidaları ile dolu sarhoş

naraları, sarhoş ayyaşların beğenisine sunulan çırılçıplak kadın vücutları

yetmezmiş gibi, Gaziantep te tekbirler, ilahiler, okunan dualar ve kesilen

kurbanlar eşliğinde Genelevler açılıyordu. Evet, yanlış okumadınız. Bu ülkede

tekbir ve dualar eşliğinde kesilen kurbanlarla genelevler açıldı.

 Ülkemizin bugün

yaşadığı Taksim bunalımın altında esasında bu rezilliklere devam etmek isteyen

güruhun böylesine bir hayata devam etmek için yaptığı direniş yatmaktadır. Ve

bu haliyle böylesi ayaklanmalar tarihimizde ilk değildir son da olmayacaktır.

Geçmişte en nadide ve en hassas dinî duygularımızı ayaklar altına alarak içki,

fuhuş, kumar, rezillik dolu hayatı yaşayan nesillerin bugünkü uzantıları da

İslamî hassasiyetlere el ve dil uzatma cüretinde bulunmaya devam etmekte ve

hakaretlerini sürdürmektedir.

Lafın tamamını söylememeyi ve kelamımızın sonunu siz

okuyucularımızın derin ferasetine bıraktığımızı ifade eder, yüzyıllarla ifade

edilen Taksim-Beyoğlu rezaletini sadece şahadet parmağımızla göstererek

huzurlarınızdan çekilmeyi uygun buluyoruz.