Ah Bu Sen!

Abone Ol

Gidenleri görmez misin?

Yer altına girmez misin?

Hak katına varmaz mısın?

Nicʼolur hâlin ey gâfil?

(Aziz Mahmut Hüdai)

“Bir toplum kendi özündeki nitelikleri değiştirmediği sürece, Allah onların durumunu ister iyilik, ister kötülük yönünde olsun değiştirmez.” (Ra’d, 13/11)

*

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyurur: “Bilin ki, bedende öyle bir et parçası vardır ki, o iyi olursa, bütün beden iyi olur; o bozulursa, bütün beden bozuk olur. Bilin ki, o kalptir.” (Buhârî, Îmân 39)

*

Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur: “Hikmet ehli bir zâta sormuşlar:

–Cömertlik mi iyidir, şecaat (cesaret) mi iyidir?

O zat şu karşılığı vermiş:

–Cömert olanın şecaate ihtiyacı yoktur.”

*

Salı

Sabahları Uyanmak

“Ağlama, ölmedim.

Ben her şart altında hedefe giden bir okum.

Ağlama, çünkü ben her ışıkta, her anıda varım.

Ama bir gün gidip de gelmezsem bil ki ölmüşüm.

O zaman yüzümü güllerle kapla.

Ve bil ki ölmüşüm ama ideallerde varım...”

Barış Bıçakçı ile güzel bir yolculuğa çıkmanın hazzını uzun zamandır tadamamıştım. Dönünce ilk fırsatta, elime gecen ‘sinek ısırıklarının müellifi’ni okudum. Ardından da son çıkan kitabı ‘dünyaya yeni gelen okurlar için’i okudum.  Kitabın arka kapağında “Barış Bıçakçı’dan, ömür kadar kısa bir roman” yazıyor. Kitabın içinde yolculuğa çıktığınızda ve Halis Bey’in hikâyesine kapıldığınızda adeta kendi hikâyenizin kısalığı gerçeğine çarpılıyorsunuz. Deneyime dayanmayan bilgeliğin izini sürüyor ve sıradan insanlardan öğrendikleri ile bir ansiklopedi yapmaya çalışıyor. Filmlerden, kitaplardan değil de rastgele hayatına dahil olan insanlardan öğrendiklerinden oluşan maddeleri olan bir ansiklopedi.

Varoluştan, insanın türlü türlü hallerinden, başıboşluktan, avuntulardan, birçok yönüyle bilinmezliklerden bahsediyor. Ayşe ile aynı merakın içerisinde Halis Bey’in evreninin cazibesine kapılmamak mümkün mü?  İnsanın hayatının hem ileriye hem de geriye aktığı bir akışkanlık içerisinde ilerleyişini, bazen bir duygunun bazen de bir şarkının etrafında bir arada bulunmanın, ortak bir aidiyet duygusunun sarmaladığı sıcaklığı anlatıyor. 

Sabahları uyanmayı, yeniden başlayabilmeyi bir yönüyle, Orhan gibi gittiği yere muhabbeti de peşinden götürebilmeyi anlatıyor. Neresinden bakarsanız satırların arasında iz sürüyor, kendi izlerinizin üzerinden de geçiyorsunuz. Alıp başını gitmeyi değil de alıp başını kendini bulmayı anlatıyor. Barış Bıçakçı’nın kitapları, kalemi insanda güzel bir tat bırakıyor. Öyle sıradan bir tat değil, hafızası olan bir tat. Mesela “Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra” isimli kitabinin ismi gündelik hayatin bütün hengâmesini alıp götürecek kadar güzel bir isim ve eser de aynen öyle. Hayatımdaki birtakım durumları bu ifade ile izah ediyorum. Hayat gibi.

Çarşamba

İnsan ne ile yaşar?

“ben zamanı öldürürüm zaman beni öldürürken

kangren bir kolum vardı dün 

kesip atmak ağır oldu hem de onu çok severken…”

(Sezai Karakoç)

Çürüyen yanlarımız yeryüzü cehenneminin ateşten kütlesine karışıp, ateşini büyütüyor her yeni gün. Haberimizin bile olmadığı zulümlerden dahi üzerimize düşen payları hiç hesaba bile katmadan, haberdar olduklarımızı umursamadan her yeni güne başlıyoruz. Çevremizi çepeçevre saran ve çoğu zaman bilerek katkıda bulunduğumuz kötülüklerin kuşatması altında iyi insancıklar oyunu oynayarak kendimize avuntular satın alıyoruz. Sorumluluklarımıza, küçük sorumsuzluklar kata kata asil yapmamız gerekenleri öteleye öteleye iyilikten, doğruluktan kaçıyoruz.

İnsanlığın üzerine çöken şiddet, kıyım, karanlık belki de içimizdeki merhametin, şefkatin uçup gitmesiyle ilintilidir. Artık duyarsız, umarsız sadece nefes alıp veren bir canlı varlığa donduğumuz için acaba bu canlıya insan denebilir mi? Dünyanın dört bir yanında insana reva görülen yaşam standartlarına baktığımızda insanın insana reva gördüğü bu hayat biçimine hiçbir reddiye geliştirilememesi de çürümenin artık “istikrar” haline getirilmesi ile ilintilidir. Hakkaniyet, adalet, özgürlük olmadan bu dünyaya nasıl huzur hâkim olabilir ki?

Herkes üzerine bol gelen kıyafetler giydiğindendir belki söverek oturulan sofralarda, dualar ederek ve hürmette kusur etmeden ayrıldığından ortaya çıkıp sadece hakikati gizlemek için ağzını elinin tersiyle silip höykürmelerle zulüm durmadığı gibi kötülükte zemin kazanıyor. Zulüm ise bir uçtan diğerine serbest geçiş yapabiliyor. Elbette her çürüme kendine yeni tipler üretiyor. Bunlar; unutkanlar, eyyamcılar, türediler, mürailer, fırsatçılar, holiganlar, ölü yiyiciler ve seviciler, kayıtsızlar, maslahatçılar vb. ’den müteşekkil büyük bir topluluk oluşturuyorlar. Ruhlarında hastalıktan başka bir şey taşımayan bu tipler, topluma her turlu hastalığı bulaştırmada ve çürümeyi hızlandırmada son derece yetkindirler.

Çürümede bir türlü bağımlılık yapar. Hem de diğer bağımlılıklar gibi süründürür. Bu kadar insandan yoksun bir zamanda insan yine de insanlığı gereği ümit etmek istiyor.  Zulmün her gün kıtalar gezdiği bir zamanda, bütün dünyanın göz bebeği kurumuş gibi baka baka yapılan soykırım bile bizi silkelemiyorsa birçok şey anlamını yitiriyor. Bu ülkede herkes bir yere bakarak, herkes aynı türküyü söyleyerek bu sürece seyirci kalamaz. Çıkan cılız sesler bile çürümenin saldığı koku içerisinde boğulup gidiyor. Bu kadar çürüdükten sonra gerçekten merak ediyorum, ‘insan ne ile yaşar?’

Perşembe

Örtmek

“Her yanda sen bana açarsın kucak

Dağları çiğdemli vatanım benim

Sevgiler misali sıcaksın sıcak

Laleli, nergisli vatanım benim

Ruhumu arıtsın çağlayanların

Derdime dert katsın ağlayanların

Bağrımda erisin fırtınan karın

Rüzgârı gül kokan vatanım benim”

(Süleyman Arif Emre)

Gerçeği kavramaktan bizi alıkoyan nedir sorusunun cevabını Krishnamurati İlişki Üzerine adlı kitabında şöyle cevaplandırmış: “Kavrayamıyoruz, çünkü kendimiz, korkularımız, ideallerimiz, inançlarımız, umutlarımız, geleneklerimiz, vb. şeyler örtü işlevi görüyor. Bu saptırmaların ardındaki nedenleri anlamadan, algılananı değiştirmeye ya da ona tutunmaya çalışıyoruz, bu daha çok direnç ve sıkıntı yaratıyor.  Asıl üzerinde durmamız gereken nokta, bu saptırmayı ortaya çıkaran nedenleri kavramaktır. İvedi sonuçlar aramak, anlayabilme olasılığını yok etmektedir.”

Her geçen gün zihinlerimize ulaşan uyaran sayısını düşündükçe insanın gerçekle arasında oluşan mesafenin ne denli arttığını görüyoruz. Toplumlara merhem olacak hiçbir şey toplumlar tarafından tercih edilmiyor. Kısır bir döngü içerisinde dönüp giden bir sosyal yapı toplumların ihtiyaçlarına cevap vermiyor. Sürekli toplumsal ve politik olaylarda manipüle edilen toplum her süreçte korkularının eşiğine kadar sürüklenip zoraki tercihlere mahkûm ediliyor. Ekonominin dip yaptığı dönemde bile ekonomiden daha öncelikli konular haline getirilerek toplumun karşıtlık duygularına sürekli uyaranlar gönderiliyor. Asli gündeminden kopan toplumun hafızası onu uyarsa bile baskılanan “beka sorunu” ile öncelik sıralaması değişim gösteriyor.

Her konuda toplumdan gerçek müsebbipler gizlenerek adeta yapay bir problem varmış gibi gösteriliyor. Örneğin kumar konusunda ortaya konan hutbede hiçbir özne yok. Yaptırım gücüne sahip kimselere tek bir cümle kurulmadan topluma kumarın haram olduğu vurgusu yapılıyor. İster yasal ister yasal olmayan kumarı ortadan kaldıracak irade topluma oyalayıcı, yön değiştirici bir yansıtmada bulunuluyor. Bunun adı iradesizlik ve samimiyetsizliktir. Burada dini argümanlar toplumun önüne konurken yasa ile, yaptırım ile önüne geçilmesi için hiçbir çaba ortaya konmuyor. Topluma bir bela, musibet gösteriliyor ama bu belayı ve musibeti toplumun başına bela edenlere karşı bir perdeleme yapılıyor.

Dolaysı ile toplum başına ne gelirse gelsin gerçek sebepleri ile asla yüzleşemiyor. Konular hep tali alanlara çekilerek gerçek perdeleniyor. Ulvi duygular, inançlar, değerler hepsi bu perdeleme için birer alet olarak kullanılıyor. Bugün popülizmin her yerde yaygınlaşmasının ve popülist karakterlerin öne çıkmasında gerçeğin bozulmasının payı yadsınamayacak kadar fazladır. Ancak ne olursa olsun er ya da geç hakikatin ortaya çıkmak gibi bir kabiliyeti vardır. Görmek, anlamak ve kavramak için, zaman, mutlaka en iyi ilaç olacaktır. Sahteye meftun olmayanlara ne mutlu! Hoşça bakın zatınıza…