Ağlanası Halimiz

Abone Ol

Asr-ı saadette, bütün mü’minler; “Rabbimizi nasıl râzı ederiz” düşüncesinde idiler. Çocuklar, hanımlar, gençler, yaşlılar, herkes bu düşünce ile dolu idi. İbadetlerini yerine getirir, haramlardan şiddetle kaçınır, devlet cihat ilan ettiğinde, düğüne gidercesine cihada koşarlardı. Kâinatın Sahibi olan Allah-u Azimüşşan’ı razı etmeyi düşündükleri, Allah’ın hükümlerini hâkim kılmak için çalıştıkları, İ’lâ-yi Kelimetullahı gâye edindikleri için, Rabbülâlemin de onlara izzet ve şeref bahşetti. Hz. Ömer’in hilâfeti zamanında fethedilen toprakların genişliği Anadolumuzun yirmi misli idi. Sonraları bu İslam toprakları daha da genişledi. Üç kıtaya yayıldı.

Selahaddin Eyyûbî, İ’lâ-yi Kelimetullah’ı düşündü, Kudüs-ü Şerif’i düşman işgalinden kurtardı. Haçlılara karşı muhteşem zaferler kazandı. Fatih Sultan Mehmed; “İmtisâl-i cahidû fillah olupdur niyyetüm / Dîn-i İslâmun mücerred gayretidür gayretüm” dedi, İstanbul’u fethetti. 14 prensliğe boyun eğdirdi. Çanakkale Savaşı’nda, Kurtuluş Savaşı’nda o şehit ve gâzi ecdadın yegâne düşüncesi, Allah’ın dininin hâkimiyeti idi. TBMM tekbirlerle, selat-ü selamlarla açılmıştı.

Bir seçim sonrası sabah namazından sonra henüz seccademin başında iken bunları düşündüm. Bir de şu anki vaziyetimize nazar eyledim. Ümmet-i Muhammed ne hale gelmişti? Herkesin zihninde, aklında, fikrinde ne vardı? Benim elli yıllık arkadaşlarım, yakinen tanıdıklarım aktüel siyasete balıklama dalmışlardı. Aktüel siyaset ise bütünüyle Batı menşeli idi. Yukarıda saydığımız ecdâdımızın idealinden çok çok uzaktı. Bir anda Mehmet Âkif merhumu hatırladım. O da Kurtuluş Savaşı yıllarında kendini yalnız hissetmişti. Bursa’nın Yunan keferesi tarafından işgal edilmesinden sonra yazdığı Bülbül şiirinde; “Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım. / Nihayet bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.” Demekte, daha sonra yanık yüreğinden lemaan eden düşüncelerini dile getirmekteydi. Bazen, hissiz, duygusuz, odun gibi adamlara kızıp “tükürün!” demekte, kendini yalnız görüp şöyle demekte; “Bana vahdet gibi bir yâr-ı müsait lâzım! / Artık, ey yolcu, bırak… Ben, yalnız ağlayayım!”

Halimize tarih dürbünüyle baktığımızda, ağlanası bir halde olduğumuz görülecektir. Asr-ı saadeti, hülefa-i raşidin devrini, yedi düveli bırakın, yetmiş düvele diz çöktürmüş İslâm devletlerini hatırlayınız, bir de şu anki halimize bakınız. “Ne varmış halimizde!” diyenlere söyleyecek sözümüz yok. Sözümüz, muhakeme ve muhasebe yapanlara ve bu niyette olanlara…

Başta da dediğimiz gibi, bir zamanlar bütün mü’minlerin aklı, fikri; “Cenab-ı Hakkı nasıl razı ederiz!” düşüncesi ile dolu idi. Çarşıda, pazarda, hanelerde bu fikir revaçtaydı. Bir de günümüzde konuşulanlara bakınız; spor, siyaset, malayaniyat… “Öleceğiz, kabre gireceğiz, haşir meydanında hesap vereceğiz. Öldükten sonra dirileceğimiz ve ebedî hayat safhasının başladığı o günde Rabbimize ne cevap vereceğiz?” düşüncesinde olan kaç kişi var? Fatih Sultan Mehmed gibi binlerce kahramanın düşüncesinde olan kaç kişi var? Çanakkale Savaşı’nda, ölüme gülerek koşarken, hangi gayeler uğruna can verdiğini çok iyi bilen o kahramanlar gibi düşünen kaç kişi var? Kurtuluş Savaşı’nda yavrusunun üzerine örttüğü yorganı ıslanmasın diye top mermilerinin üzerine örten, kendisi de soğuktan donarak can veren Şerife Bacı gibi düşünen kaç kişi var? Kurtuluş Savaşı’nın bütün cephelerinde mukaddesatı için canını feda etmeye hazır o kahraman ecdat gibi düşünen kaç kişi var?

Seccademin başında düşünüyorum, düşünüyorum; dün dövüştüklerimizin sistemlerinin bütünüyle benimsenmesi, bütün zihinlerin artık bununla meşbû olması tuhafıma gidiyor. Yine düşünmeden edemiyorum; dünyanın bir milyar sene ömrü olsa, bu yürüyüşle, bu istikametle nereye varılır?

İzzetin, şerefin kaynağı; Aziz olan, Hâkim olan, Hakîm olan, Rahman olan, Rahim olan, bin bir isim sahibi Rabbü’l Âlemin’in işaret buyurduğudur.

Ben neler düşünüyorum, ne için gözyaşı döküyorum, adamların bana sorduklarına bak! “Men çi gûyem, tamburem çî gûyed!” [Ben ne söylüyorum, tamburum ne çalıyor!]