Benliğimize yerleşen, kalbimize yer eden hadislerden öğrendik ki Müslüman bir kötülük gördüğü zaman onu önce eliyle düzeltmek için uğraşır. Eğer eliyle düzeltemiyorsa diliyle düzeltmeye çabalar. O da olmuyorsa son çare olarak kalbiyle buğz eder. Eliyle ve diliyle bir şey yapmaya muktedirken sadece buğz etmekle yetiniyorsa, her şeyin hesabının verileceği gün bu gayretsizliğinden de elbette hesaba çekilecek demektir.
Bu anlamda hepimizin bildiği üzere, başta Filistin olmak üzere tüm dünyada, doğrudan ya da dolaylı olarak terör estirip, insanların canlarına, mallarına, namuslarına, dinlerine kast eden Siyonizm tarafından yapılan zulümlerin fotoğraflarını sosyal medya hesaplarımızdan paylaşıp altına bir de “Kahrolsun İsrail” notu iliştirmek, vicdanlarımızı rahatlatmaktan öteye geçmemekte, en iyi ihtimalle kalben buğz etme kategorisine girmektedir.
“Kesinlikle böyle yapılmamalıdır” demiyoruz. Fakat şunu soruyoruz, bizim elimizden gelen sadece bu mudur? Acaba bizim daha fazlasına gücümüz yetmez mi? “Birileri bizim adımıza masada anlaşıyor ve dost oluyorsa biz ne yapabiliriz ki” deyip paçamızı kurtarabilir miyiz acaba bu durumdan? Ya da bir Mehdi mi bekliyoruz bizi de safına katıp onlarla savaşması için? Yoksa dini gecelerde yapılan toplu dualarda zalimlere lanet okuyup mazlumlara yardım dilemenin yeteceğini mi sanıyoruz?
Yetmez!
Her ne söylersek söyleyelim bizi temize çıkarmaz. “Daha fazlası gelmez miydi elinden” diye hesap sorulduğu gün vereceğimiz cevaplar kimseyi tatmin etmez. Öyleyse şimdiden soralım kendimize, ne gelir elimizden?
Biz, Anadolu’nun topraklarında yaşayan insanlar olarak, İstanbul’un, Konya’nın, Ankara’nın, Erzurum’un, Kars’ın inanan insanları olarak, işine giden baba, okuluna giden evlat, markete pazara giden anne olarak onların zulmünü engellemek adına ne yapabiliriz?
Bizim bu sorumuzun cevabı aslında 1400 yıl öncesinde saklı. Allah Rasulü’nün Beni Nadir Yahudilerine uyguladığı bir yöntem bizim de günümüzde yapabileceğimiz şeylerin olduğunu öğretiyor...
Kendisine yapılacak olan bir suikastı Cebrail vasıtasıyla haber alan Rasulullah Sâllallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz Beni Nadir kabilesine yurtlarını terk etmeleri için on gün mühlet veriyor ve eğer bu sürede gitmezlerse onlarla savaşacağını söylüyor. Bunun üzerine gitmek için hazırlığa başlayan Yahudileri münafıkların başı Abdullah bin Übey durdurarak gerektiği takdirde savaşta onlara yardım edeceğine söz veriyor. Böylece Yahudiler yanlarına gerekli erzaklarını, ok ve taşlarını alıp güvenli kalelerine çekiliyor ve Müslümanları beklemeye başlıyor. Münafıklar Yahudilere yardıma gelmiyor fakat Allah Rasulü ve İslam ordusu Yahudi kalelerinin önünde yerini alıyor. Ve Efendimiz orada, o güne kadar çok da alışık olunmayan bir savaş stratejisi geliştirerek Yahudilere ait hurma ağaçlarının bir kısmının kesilmesini ve yakılmasını emrediyor.
Hurma ağaçlarının telef olacağını gören Yahudiler teslim oluyor ve bir deve yükü kadar eşya ile Medine’yi terk ediyorlar. Kalan tüm eşyalarla malları ise Müslümanlara ganimet oluyor. Peygamber Aleyhisselam, Yahudilerin mala olan düşkünlüğünü, hurma ağaçlarını kaybetmeyi göze alamayacaklarını bildiği için böyle bir emir vermişti.
Peki ya biz? Şu çağda biz de kesemez miyiz onların hurma ağaçlarını? Biz de onların ekonomilerine balta vuramaz mıyız? Eğer onlar tüm zulümlerini para ile yapıyorlarsa, bizler de biraz çabalayarak onların zulmüne mani olamaz veya azaltamaz mıyız?
Yıllardır konuşuluyor, pek çok yerde liste liste boykot ürünleri yayınlanıyor. Bir müddet dikkat edilse de bu ürünlerin çok fazla olması dolayısı ile sonrasında gevşeklik gösteriliyor. Oysa onlar zulümlerine ve ebedi dünya hâkimiyeti için çalışmalarına tam gaz devam ediyorlar. Bu yüzden bizler de onların ağaçlarına baltalar vurmalıyız.
Elimize sürdüğümüz kremden bulaşığımızı yıkadığımız deterjana, ağzımıza aldığımız şekerden çiğnediğimiz sakızımıza, kullandığımız telefondan bastığımız halımıza, örttüğümüz eşarbımızdan izlediğimiz filmlere varana kadar kim varsa onlara kazancından pay ayıran, biz de onları boykot etmeli ve zaruri olmadığı müddetçe zalime destek olan ürünleri tercih etmemeliyiz.
Öyle ya, çocuğumuz o sütü içmezse, içinde ne olduğunu bilmediğimiz o yoğurtları yemezse, biz o sabunları, o temizlik ürünlerini kullanmazsak, üzerimizde o parfümler kokmazsa, evimizde o mobilyalar olmazsa, mutfak dolaplarımız o ürünlerle dolmazsa hayatımızdan bir şey eksilmeyecek. Ama biz, mecbur olmadığımız halde onları kullanmaya devam edersek veya çocuğumuza söz geçiremediğimiz için boykot ürünlerini alırsak istemesek de bizim elimizle pek çok kardeşimize zulüm edilecek. Öyleyse “Sen ne yaptın” diye sorulacağı gün verecek cevabımızın olması için sadece kin beslemeyi, dua ve beddua etmeyi yeterli görmeyip, boykot listelerimizi yenileyerek Siyonist’e giden tüm ağaçları baltalamalıyız. Bizim elimizle, paramızla, dikkatsizliğimiz ve umarsızlığımızla bir kardeşimiz incinmesin diye şeytanın yardımcılarına karşı uyanık olmalı ve onların dünyalıklara karşı olan zaafını cihad görerek kullanmalıyız…