Ağaçlar sökülürken…

Abone Ol

Son birkaç aylık tarımla ilgili basından yansıyan haberlere bir bakalım. 

Muğla’da nar üreticileri, ürün gelir getirmediği için nar ağaçlarını sökmeye başlıyor. Ortaca ve Dalaman’da nar rekoltesinin yüksek olmasına karşın mahsulünü kilo başına 10 kuruşa dahi satamayan üreticiler, maliyetlerini karşılayamayınca ağaçlarını sökmüş. 

İzmir’in Seferihisar ilçesinde geçen yıla göre artan rekolteye rağmen mandalinanın bahçede 80 kuruş olması nedeniyle üretici mutsuzmuş!

Denizli’nin elmasıyla meşhur Çivril ilçesinde, bu yıl rekolte yüksek olmasına rağmen mahsulünü kilo başına 50 kuruşa bile satamadığı için girdi maliyetlerini karşılayamayan üreticiler, ağaçlarını sökmüş.

Karaman’ın yine elmasıyla meşhur Ermenek ilçesi Boyalık köyünde, ürün para etmeyince köylü elma ağaçlarını kesmiş. Elma bu bölgede yıllardır para etmiyormuş ve tüccarlar da elmanın kilosuna 30 kuruş veriyorlarmış. Netice olarak, üreticinin masrafı bile çıkmıyormuş!

Muğla’nın Datça ilçesindeki çiftçiler, Temmuz ve Ağustos’ta ekilip Kasım ve Aralık’ta toplanmaya başlanan güz domatesinden 3 yıldır para kazanamadıklarını söylemişler. Bu gidişle güz domatesinin ekilmeyeceği vurgulanmış. Ayrıca çiftçiler bir hususa daha parmak basmış; yerli tohum yokluğu veya yabancı tohuma bağımlılık! Buradaki çiftçilerden birisi artan maliyetler yüzünden 10 yıl önce kazandıkları paraları artık kazanamaz hale geldiklerini söyleyip, “Yerli domatesimiz olmadığından, İsrail tohumlarına bağlı olduğumuz için maliyet artıyor. Fidanımız, tohumumuz İsrail’den geldiği sürece Türk çiftçisi para kazanamaz. Yerli tohum kullanırken hastalık yoktu. Daha fazla ürün alacağız diye dışa bağımlı olduk” demiş. Şu tespiti bir uzmandan veya bir yetkiliden duyduk mu acaba?

Bırakın tarımla uğraşanları, çiftçileri, meselenin uzmanlarını vs, sokaktaki vatandaşın bile bildiği gerçek nedir? Çiftçi, üretici değil aracı, komisyoncu işin kaymağını yemektedir. Sebze ve meyve, bir tarım ülkesi olmamıza veya olduğumuz “iddia edilmesine” rağmen, cep yakmaktadır. Ve bu vaziyet yıllardan beri böyledir.

Bu durumu çiftçinin, üreticinin, nihai tüketici olan vatandaşın inisiyatifi çözmeyecek herhalde. Bunu denetlemek, düzenlemek ve hale yola koymak elbette ki idarenin işi. Ancak gelin görün ki, idareciler hala “tespit” yapmakta ve hala gıda enflasyonundan (adeta muhalefetteymiş gibi) yakınmaktalar. 

Yakınılan noktalar hep aynı aslında. Mesela “plansız üretim”, yani herkesin bir anda aynı üründen ekmesi ve üretim fazlalığıyla maliyetleri bile kurtaramaz noktaya inen fiyatlar… Artan girdi maliyetleri; yani gübre, tohum, mazot vs… Bir de buna yerli tohum yerine ithal tohumun (özellikle de İsrail’den ithal tohum) ikamesi eklenince dışa bağımlılık da artıyor. Bunun bir de sağlık yönü var tabii.

Çiftçinin bile yapabildiği tespitleri idarecilerden “bir kere daha” duymanın kime faydası olacak peki? Misal, verilen tarımsal desteklerle övünülüyor. İyi de madem bu kadar destek çıkılıyor çiftçiye, bu insanlar neden kan ağlıyor, neden üretmemekten bahsediyor? Ekilip biçilmeyen tarlaya devlet desteği alan insanlar duyuyoruz. Desteklerin hepsi böyleyse vay tarımımızın haline demek gerekmez mi? Durumun iyiye gitmediğini sebze meyvede yüksek seyreden fiyatlar da doğrulamıyor mu?

Bir de şöyle bir durum var. Bir doğal afet veya kuraklık olup da tarım üreticisi, yani çiftçi durumdan dert yanarken, şu cümleyi kesin duyarız: “Devlet, çiftçinin kredi borçlarını ertelesin!” Yani, çiftçi borçlu, çiftçi krediye mahkum, çiftçi bankaların ağında… Tarımsal üretim adamakıllı katma değer üretmiyor, üretse çiftçi bankanın ağına düşmeyecek. Diğer çalışan kesimlerin yaşadığı çaresizlik, çiftçinin de başında yani.