Münferit bir olay ya da durumdan hareket ederek toplumsal
olay ya da duruma teşmil etmek suretiyle genel bir yargıya varmak çoğu zaman
yanıltıcı olabilir. Mahiyet ve nitelik yönleriyle benzerlik taşıyan toplumsal
her bir münferit olayların faillerinden tutun, neden, unsur ve doğurdukları
sonuçları arasında anlam, önem ve etkileri bakımından farklılıklar mutlaka
vardır. Bundan dolayı, toplumsal olay ve durumlarda, bir başka ifadeyle
toplumsal gerçekliklerde doğruluğun nisbi olduğu, ihtiyaten, göz önünde
bulundurulmalıdır.
Bu, şu anlama da çekilmemelidir: Her iki münferit olay ya
da duruma ilişkin yargıda bulunmak gerekir denilemez. Böyle bir yaklaşım
sonuçta kuşkuculuğa (skepticisme) varıp dayanır. Sonuçta içinde yaşadığımız
toplumsal hayat bir muammaya dönüşür.
Buna karşılık, toplumsal münferit bir olay ya da durumu,
sadece maddi yönüyle, yani tahakkuk ediş itibariyle değil, birtakım sabit
ilkeler ve değerler muvacehesinde değerlendirmek suretiyle belli bir yargıya
ulaşmaya çalışırız. Bu tür yargılarımızın da nisbi doğruluk taşıdığını
unutmadan toplumun bulunduğu noktadaki durumunu anlamaya yöneliriz.
Birbirinden farklı olan iki münferit olaydan hareketle,
toplumsal gerçeklikte giderek belirgin hale gelmeye başlayan adalet ilkesinin
ya da değerinin ciddi bir tarzda örselendiğini irdelemek olası görünüyor.
Olayın birincisi, tıpkı trafik kazaları gibi, yangınların
da toplumsal hayatta yürek burkucu nitelikte artış gösteren bir ev yangını ve
ikisi çocuk üç kişinin ölümüdür. Olay, Bursa’nın Osmangazi ilçesinde,
Sırameşeler Mahallesi, Kadıpazarı Sokak’ta cereyan ediyor. İki katlı ahşap evde
sobada yakılan hurda plastiklerden sıçrayan kıvılcımlar perdeleri tutuşturuyor,
eskimiş olan elektrik tesisatı alev alıyor, çalışır durumda bulunan televizyon
infilak ediyor, mutfak tüpü patlıyor. Anne ve babasını yangından kurtaran Ecem
Taşçı, Zeynep ve Nazlı adlı iki yeğenini kurtarmak maksadıyla ikinci defa içeri
giriyor ama ikinci katın çökmesiyle alevler içinde kalarak, yeğenleriyle
birlikte yanarak ölüyorlar. Yoksulluk, imkansızlık yüzünden, doktor olmak
isteyen Ecem Taşçı, bu özlemini gerçekleştiremiyor. Yaptığı evlilikte de talihi
yaver gitmiyor, kardeşine sığınıyor. Baba, o da rast gelirse sıva işiyle ve
güvercin besleyerek geçimini sağlamaya çalışıyor ama başarılı olamadığı için,
muhtarlığın yardımlarıyla hayatını sürdürüyor, dahası hayatı sürüklüyor.
İkinci olay ise, Bankacılık Denetleme ve Düzenleme
Kurumu’nun (BDDK) yayımladığı istatistik verileridir. Buna göre, 2012 yılı
itibariyle 52 bin 153 mudi, bankalarda mevduat hesabı bulunan 53.4 milyon
mudinin binde birine tekabül ediyor. Fakat bu binde bir mudi, toplam mevduatın
yarısına yakın olan 354 milyar liraya sahip gözüküyor. Yani 52 bin 153 mudinin
bankalardaki mevduatın bir milyon ve üzerinde hesapları var. Hesapların yüzde
95’i on bin TL’nin altında bulunuyor. Özetle, 2012 yılı itibariyle 74 milyon
nüfus içinde 52 bin 153 kişi milyoner kategorisini oluşturuyor ve toplam
mevduatın yarısına yakın olan 354 milyar liraya hükmediyorlar. Her çeşit
iktidara, her türden güce varlığını bağlamış bir gazete, bu haberi gazetenin
adının hemen altına, “52 bin milyoner var/zenginleşiyoruz” başlığıyla
oturtuvermiş.
Kuşkusuz Türkiye, rakamsal olarak geçmiş birkaç on
yıllara göre zenginleşiyor. Makro düzeyde verilere bakıldığında ülke
ekonomisinde belli bir canlılığın bulunduğunu tespit etmek de mümkün. Tüketim
itibariyle, toplumun belli bir kesimi, toplumsal profil değişse de, “mutlu
azınlık” olarak refah düzeyinde bir hayatı sergileyebiliyor.
Ne var ki, milyoner sayısının artması, makro düzeyde
ekonominin canlılık göstermesi, tüketimin “mutlu azınlık” kanalıyla refah
düzeyinde seyretmesi, adalet değerinin toplumsal hayatı yönlendirdiği anlamına
gelmiyor. Birinci olaya bakıldığında, ikinci olayın ne türden haksızlıkları
barındırdığı, dahası örtbas ettiği rahatça görülebilir. Elbette insanların,
toplumların zenginleşmesi, refah seviyesinin yükseltilmesi, devletin devlet
olarak ödevini içkindir. Aslolan bütün bunların, devletin birincil ödevi olan
adalet değerini tahakkuk ettirmeyi amaçlamasıyla anlam kazanır. Adaletin
yokluğu bütün bunların anlamsızlığını ortaya koyar.