Acıyı harflere sığdırmanın mümkün olmadığını düşünüyorum.
Kişisel ya da toplumsal acıları ne kadar ifadeye çalışırsanız çalışın eksik
kalacağı kanaatindeyim. Acıyı harflere sığdırmak mümkün değildir. Herkes
kendine göre ifadeye çalışır. Ama harflere sığmayan acıyı yüreğe sığdırmak
mümkündür. İyi ki yüreğimiz böylesine her türlü acıyı tedavi edecek güçte
yaratılmıştır Yüce Allah (CC) tarafından. Öyle olmasaydı yaşanan acıların
arkasından yeniden hayata tutunmak, hayatı sürdürmek mümkün olabilir miydi
İnsanlar acılarını yüreklerine gömme başarısını inançları ile başarabilirler.
Ölümün geçici hayattan ebedi hayata intikal olduğu inancı insanların ölüm
karşısında ayakta kalmalarını sağlar. Tüm bunlar insanların acılar karşısında
ayakta kalmakta zaman zaman güçlük çekmedikleri anlamına gelmez. Aslında acı ve
sevinç hayatın ayrılmaz iki yüzünü yansıtır. Aynen gülmek ve ağlamak gibi.
Acıyı bilmeyen sevinci, ağlamayı bilmeyenin gülmeyi bilmesi mümkün olmaz. Kim
bilir belki de yaşanan acılar insanın olgunlaşmasını, ebedi hayata
hazırlanmasını sağlar. Toplumumuzda ağlamayı sadece hanımlara has bir duygu
imiş gibi takdim eden, bana göre yanlış bir nitelendirme olan Erkekler
ağlamaz atasözü vardır. Erkekler duygusal tepkileri olmayan varlıklar gibi
algılanmıştır. Bu sözü doğru kabul ettiğimiz takdirde ağlayan erkekleri erkekten
saymamamız mı gerekir
Soma da yaşanan felaket karşısında ağlamayan, kimse kaldı
mı Kimisi acısını hıçkırıkları ve gözyaşları ile dışa vurdu, kimileri de
kendilerini sıkarak gözyaşlarını içlerine gömerek boğazlarında düğümlenen acıda
gizlemeye çalıştılar. Felaket ile ilgili olarak olay yerine giden ve orada
insanların karşısına çıkarak duygularını ifade etmek zorunda kalan devlet
adamları ve sivil toplum örgütlerinin sorumlarının hepsinin konuşmakta güçlük
çektiğini gördük. Konuşmak istiyorlar ama cümle kurmakta güçlük çekiyorlardı.
Ama kendilerini de bir şeyler söylemeye mecbur hissediyorlardı. Ya felaketin
başından sonuna kadar orada görev yapmak, ocaktan bir canı daha sağ
çıkartabilmek için çabalayanlar, olaylarla ilgili toplumu bilgilendirme
görevini üstlenmiş olan devlet adamları, sağlık görevlileri, kurtarma ekibinde
bulunanlar ile medya mensuplarının yaşadıklarını belki kendileri bile ifade
etmekte güçlük çekeceklerdir.
Kısacası acılar duygusallığın zirve yaptığı anlardır. Bu
anlarda serinkanlı davranmak çoğu zaman mümkün olmaz. Ancak bu anlar geçip
insanlar kendilerine gelmeye başladıklarında hayatın gerçek yüzü ile
karşılaşırlar. Çünkü geride kalanlar hayatlarını sürdürmek durumundadırlar.
Onların desteğe ihtiyaçları vardır. Bu destek sözü akla sadece maddi desteği
getirmemelidir. Maddi destek de önemlidir ama kaybettiklerinin yüreklerinde
oluşturduğu boşluğun sevgi ve saygı ile doldurulması gerekir. Bu görev
öncelikli olarak yakınlarına, sonra da ilgili kurumlara düşer.
Bu noktaya temas edişimin sebebi, aşırı tepki veren bir
toplumuz. Bir anda tepkimiz kontrolsüz bir şekilde yükseliyor ama bu
hassasiyetimiz kısa zamanda yerini unutkanlığa terk ediyor. Bu bakımdan, şu
günlerde nasıl millet olarak Soma felaketi karşısında bir bütünlük oluşturmuş
isek, bu birlikteliğin devamına bundan sonra daha çok ihtiyaç vardır. Özellikle
de yargısız infaza yönelmeden, faciada sorumlular var ise mutlaka bunların
tespit edilmesi, yaşanan acıların hesabının sorulması gerekir. Yani, olay bir
süre sonra unutulmaya terk edilmemelidir. Acının tek ilacı sabır ve zamandır
ama yenilerinin yaşanmaması için de olayların unutulmaması gerekiyor. Yaşanan
acıların kısa zamanda unutulması, yeni acıların yaşanmaması için atılması
gereken adımlar ve alınması gereken tedbirlerin alınması engeller. Bu ise
payımıza hep acı ve gözyaşının düşeceği anlamına gelir.