Bir yandan AB ile müzakere sürecinde bir fasıl daha açıldı diye sevinç gösterileri sergilenirken öbür yandan aynı günlerde gündeme kızlı-erkekli öğrenci evleri geldi/getirildi. Buna karşılık iddialara hedef olan öğrenciler ise, “Töhmet altında kaldık. Aynı evde kalmıyoruz, komşuyuz” açıklaması yaptılar. Ortaya öyle bir manzara çıktı ki, kimin haklı kimin haksız olduğu belli değil. Yapılan açıklamalarda AK Parti sözcüleri arasında bile görüş birliği yok. Söz gelimi Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, “Devlet ‘günah-ayıp’ yerine suçla uğraşır” derken TBMM Başkanı Cemil Çiçek ise, “Siyasetin nerede başladığı nerede bittiği belli değil. Hukuka göre yasak olmayan serbesttir” diyerek konuya hukuki bir yorum getirdi. Bu arada İçişleri Bakanı Muammer Güler ise meseleye terör açısından yaklaşarak, “Terör örgütü kız erkek ilişkilerini kullanıyor” yorumunu getirdi.
Konu tartışılmaya başlanınca herkes kendine göre bir değerlendirme yapacaktır. Şahsen Başbakan’ın hassasiyetine katılmakla birlikte doğru ya da yanlış söylediği üzerinde duracak değilim. Konuya dini ve ahlâki açıdan bakıldığında öğrencilerin kızlı erkekli aynı evleri paylaşmaları doğru değildir. Ancak, AK Parti iktidar koltuğuna oturduğu günden beri AB’ye tam üyelik konusunda kesin bir niyet ve tavır ortaya koydu. Hatta öylesine kesin bir tavır sergilendi ki, AB ülkelerinin bazı yetkilileri ısrarla “Türkiye’yi birliğe alamayız” açıklaması yapmalarına rağmen ısrarımızı sürdürdük/ sürdürüyoruz. Yasalarımızda arka arkaya yaptığımız düzenlemelerle hukuki alanda AB normlarını yakalamanın gayreti içinde olduk. Üzerinde durmaya çalıştığım husus işte bu noktadır. Çünkü bir yandan kendi dini ve ahlâki değerlerimize sarılırken öbür yandan AB’ye girme çabası bir çelişki oluşturuyor. Zaten uzun yıllardan beri bu ülkede birileri Türkiye’nin kıblesini değiştirmenin çabası içinde oldular. İnsanımıza ölçü ve örnek olarak Batı gösterildi. AB’ye girme niyeti de ülkemizi belirlenmiş olan hedefe ulaştırma niyetidir. Attık herkes biliyor ki, AB ile sürdürülen müzakere sürecinin ve açılan fasılların hedefi Türkiye’yi her alanda AB normlarına göre yeniden dizayn etmektir. Eğer, biz Avrupa normlarına uymak istemiyoruz, yasalarımız ve anayasamızı AB normlarına göre düzenlemeyeceğiz deniyorsa, aslımızdan ve bin yıllık değerlerimizden memnunuz deniyorsa o zaman AB’ye gireceğiz diye uğraşmanın anlamı yoktur. Onlar kendi değer yargıları bizde kendi değer yargılarımız içinde yolumuza devam ederiz. Eğer AB ile ilişkilerimizi sürdürebilmek için kendi köklerimizden kopacak, onun yerine Hıristiyan Batı’nın değer yargılarını ikame edeceksek o zaman da bir takım şikâyetlerin anlamı yoktur. Tekrar ediyorum Başbakan Erdoğan’ın sergilediği hassasiyete bir itirazım yok. Ancak, bir yandan AB içinde yerimizi almak isteği ile diğer yandan kendi anlayışımıza göre meşru-gayri meşru ayrımı yapmak çelişkili bir görüntü veriyor.
Bu köşede AB’nin bizi biz olmaktan çıkartacak bir süreç olduğuna vurgu yapıyorum. Biz biz olmaktan çıksak bile sonunda yinede aralarına kabul etmeyecekleri de kesin gibidir. Çünkü müzakereler bitse, AB’nin her istediği düzenlemeyi yapsak bile üye ülkelerde kabul konusunda halk oylamasına gidilecektir. Bu oylamalarda Türkiye’yi istemeyen bir sonuç çıktığında kapıda kalmaya devam edeceğiz. O zaman önümüze sürülecek çözüm ise imtiyazlı ortaklık gibi ne olduğu belli olmayan, bizi içeriye almayan ama kapıdan ayrılmamızı da isteyen bir durum çıkacaktır. Sonuçta biz AB’nin her istediğini yapmış, onlara benzemek için tüm çabamızı göstermiş olacağız ama yine kendi başımıza kalacağız. Ne kendimiz olarak kalabileceğiz ne de Avrupalı olacağız. Ne olduğu belirsiz bir toplum oluşturmak için sürdürülen çabalar AB hevesi ile canlı tutulmuş olacaktır. Unutulmasın ki AB İslami değerlere göre değil kendi medeniyet değerlerini oluşturan bir Hıristiyan toplumu istiyor.