Müslüman kelimesinin anlam olarak nasıl bir değişime uğradığını düşündükçe şaşırmamak elde değil doğrusu. İlk iman etmiş olanlar İslam’ın emir ve yasaklarını iyice öğrenir ve yaşamlarına harfiyen uygularlardı. Onlar bir emrin hafife alınmasına bile tahammül edemezlerdi. Zaten mücadele de bu emir ve yasaklar çerçevesinde gelişiyordu devrin müşrikleriyle. İslam sadece gönül dünyasına hitap eden bir din değildir. Evvel emirde imanı ister. Peşi sıra muamelat ve ukubata dair emirlerin de yapılmasını bekler. Hem kişinin davranışlarını hem de devletin yönetimini içeren tam manasıyla sosyal bir dindir. Bir yandan din kardeşine gülümseyerek selam vermeni isterken bir yandan da kazancının kırkta birini fakir din kardeşlerine vermeni vaz eder. Yokluğa sabrı tavsiye ederken varlıkta infakı teşvik eder. Yani Müslüman dendiğinde tam manasıyla iman etmiş ve imanın gereğini yerine getiren kişi gelirdi akla sahabe döneminde.
Daha sonraları İslam’ın yayılması ile Müslümanlar biraz rehavete kapılsalar da yine de sağlam inançlarını ve inandıkları gibi yaşantıyı terk etmemişlerdir. Bu inanç ve azimle bir yandan İslam toprakları genişlerken bir yandan da idareleri altındakilere adaleti bihakkın ifa etmeleri neticesinde inanan insan sayısı gün geçtikçe artmaya başlamıştır. İstisnaları olmakla birlikte Müslüman idarecilerin adalete bağlı yönetimleri cihana nam salmış ve İslam’ın gür sedası bu sayede dünyanın dört bir tarafına ulaşmıştır. Pek çok İslam devleti kurulmuş ve kimisi yüzyıllar boyunca hükümferma olmuştur. Özellikle Osmanlı Devleti bu anlamda takdire şayan bir devlettir.
Zamanla adaletten sapan idarecilerden kaynaklanan aksaklıklar dolayısıyla İslam’ın hükmettiği alanlar daralmaya ve giderek insanlarda da itikadi olarak sapkınlıklar ortaya çıkmaya başladığından Müslümanlar zillete düşmüşler ve horlanan, itilen kakılan kimseler haline dönüşmüşlerdir. Bu da her alanda Müslümanların gerilemesine ve özellikle itikadi boyutta kan kaybına sebep olmuştur. Müslümanlar hak etmedikleri yaftalara muhatap olmuş ve sırf Müslüman oldukları için zulüm ve işkence altında hayatlarını kaybetmişlerdir.
Çok değil 20 – 30 yıl önceye kadar Müslümanların gerici, yobaz, mürteci, bağnaz gibi yaftalarla isimlendirildiğini unutmamız da mümkün değil elbette! Hem Müslüman olduğunu iddia edenlerin hem de aleni olarak İslam karşıtlarının hedefinde hep Müslümanlar vardı o devirde. Nerede Müslüman kisveli bir insan görüldüyse hemen bir kısım insanlar koro halinde “gericiii” diye bağırmaya başlıyorlar ve Müslümanları baskı altına almak için çırpınıyorlardı. Akılları sıra İslam’ın inkişafını engelleyeceklerdi. O devirde baskı, zulüm, zorbalık vardı ama kimse Müslüman için hırsız, sahtekâr, yolsuzluk yaptı gibi cümleler kurmuyordu. Hatta birçok yerel yöneticinin var olduğu ülkemizde kimse yolsuzluk yaptılar, hırsızlar, arsızlar dememişti. Müslümandan anladıkları dinini yaşamaya çalışan ve hayatını buna göre tanzim etmek isteyenlerdi. Attıkları iftiralar bile hep çocuklara namaz kıldırıyorlar, cüppeli sarıklı insanlar sokaklarda dolaşıyorlar şeklindeydi. İktidar olundu. Yine kimse hırsız arsız diyemedi. Müslümanlar iktidarda diye kamu kurum ve kuruluşlarında onlarca abdestsiz namaz kılan olmasına rağmen bir tanesi bile yolsuzluktan bahsedemiyordu.
Zamanla idarecilerin hal ve tavırları değişmeye başladı. Önce makam odalarının tefrişi daha sonra erkek sekreterlerin yerini hanımların alması en bariz göstergeleriydi bu değişimin. Artık abdestli olup da namaz kılmayanların hüküm sürüdüğü yerlerdi kamu kurum ve kuruluşları. Geçmişte hanım sekreterine mahrem namahrem uygulaması yapıp yerine erkek sekreter alanlar şimdilerde yüzü gökkuşağının tüm renklerinden nasiplenmiş hanımların ince (!), zarif (!) giysiler içerisinde nazlı nazlı dolandıkları mekânlarda estağfirullah çekerek çalışmaktalar. İslam karşıtları artık Müslüman dediklerinde hırsız, arsız, namussuz, şehvetin esiri olmuş, yolsuzluk yapan kişi gibi anlamları kast etmekteler. Asıl hayret verici olanı “Ben Müslümanım” diyen büyük bir topluluğun bu yaftalamalara sessiz kalması ve zımnen kabullenerek “Çalıyorlar ama çalışıyorlar” diye kendini teselli etmesi.
Rabbim encamımızı hayreyleye…
Minik bir tebessüm
Daha insaflı bakıyor
Ünlü yazar Peyami Safa romanlarından bazılarını yayınlayan bir yayıncı ile konuşuyormuş. Yayıncı sormuş:
Üstat, benim gözlerimden birinin takma olduğunu biliyor musun
Evet biliyorum.
Ama hangisinin takma olduğunu biliyor musun Peyami Safa:
Evet, biliyorum, demiş ve “şu” diye takma olan gözü göstermiş.
Adam hayret etmiş:
Yahu nasıl anladın Takma olmayan göze o kadar benzer ki...
Çünkü daha insaflı bakıyor.
İlgilisine notlar:
* “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah’ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir.” Bakara Suresi 185. ayet
* “Kim Allah Teâlâ yolunda bir gün oruç tutsa, Allah onunla ateş arasına, genişliği sema ile arz arasını tutan bir hendek kılar.” Hadisi Şerif
* “Kim bir oruçluya iftar ettirirse, kendisine onun sevabı kadar sevap yazılır. Üstelik bu sebeple oruçlunun sevabından hiçbir eksilme olmaz” Hadisi Şerif