Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler yıllardır “stratejik ortaklık” ve “müttefiklik” söylemleriyle anlatılıyor. Ancak milletlerin hafızası, diplomatik nezaket cümlelerinden çok yaşanan olayları hatırlar.
Bugün artık şu soruyu açıkça sormanın zamanı gelmiştir:
ABD, Türkiye’yi gerçekten bir dost ve müttefik olarak mı görüyor, yoksa sadece kendi çıkarları söz konusu olduğunda yanında görmek istediği bir NATO ortağı olarak mı değerlendiriyor?
Çünkü geçmişe baktığımızda karşımıza bambaşka bir tablo çıkıyor.
Bir ülkenin askerlerinin başına çuval geçirilmişse…
O ülkeyi hedef alan terör örgütlerine yıllarca silah, eğitim ve siyasi destek verilmişse…
Silah ambargoları uygulanmışsa…
Tarihî gerçeklerle bağdaşmayan sözde soykırım iddiaları resmî olarak tanınmışsa…
Doğu Akdeniz’de, Ege’de ve Kıbrıs meselesinde sürekli Türkiye’nin karşısında saf tutulmuşsa…
Komşu ülkelerde Türkiye’yi çevreleyen askerî üsler kurulmuşsa…
PKK/YPG gibi yapılara binlerce tır silah teslim edilmişse…
Türk askerinin can güvenliği hiçe sayılmış, Türk ordusunun sınır ötesi operasyonlarına karşı açık tavır alınmışsa…
Ve Türkiye’ye her kritik dönemde siyasi ve ekonomik baskılar uygulanarak kendi politikaları dayatılmaya çalışılmışsa…
Bütün bunları yapan bir devlete gerçekten “dost” denebilir mi?
Bugün NATO Zirvesi vesilesiyle Türkiye’ye gelecek olan ABD Başkanı’nın Türkiye Cumhurbaşkanı hakkında kullandığı övgü dolu sözler elbette farklı yorumlara neden olacaktır.
Ancak devlet yönetiminde ölçü; övgüler değil, ülkelerin geçmişteki icraatları ve bugün uyguladıkları politikalardır.
Uluslararası ilişkilerde alkışlara değil, çıkarlara bakılır.
ABD’nin son yıllarda yalnızca Türkiye’ye değil; Kanada’dan İran’a, Venezuela’dan Avrupa ülkelerine kadar birçok devlete karşı zaman zaman tehditkâr ve baskıcı bir dil kullandığı görülmektedir. Bir gün NATO’yu vazgeçilmez gören, ertesi gün NATO’dan çıkmayı tartışmaya açan bir anlayışın istikrarlı bir müttefiklik anlayışı sergilediğini söylemek de kolay değildir.
Türkiye gibi binlerce yıllık devlet geleneğine sahip bir ülke, günübirlik övgülerle dış politikasını şekillendiremez.
Çünkü güçlü devlet olmak; büyük devletlerden övgü almak değil, gerektiğinde kendi millî menfaatlerini tavizsiz savunabilmektir.
Türkiye’nin dış politikası Washington’un beklentilerine göre değil, Ankara’nın millî çıkarlarına göre belirlenmelidir.
Ancak bunun yolu sadece itiraz etmek değildir.
Türkiye, dış politikada ve ekonomide alternatiflerini de güçlendirmek zorundadır.
Merhum Necmettin Erbakan hocamızın yıllar önce ortaya koyduğu vizyon bugün yeniden hatırlanmalıdır. Tek kutuplu dünya anlayışına mahkûm olmak yerine, çok kutuplu ve dengeli bir dış politika Türkiye’nin elini güçlendirecektir.
Bu nedenle D-8 Ekonomik İşbirliği Teşkilatı yeniden canlandırılmalı; üye ülkeler arasında ticaret, savunma sanayii, enerji, teknoloji, finans ve ortak yatırım projeleri hızla geliştirilmelidir.
Türkiye sadece NATO içinde güçlü olmaya çalışan bir ülke değil; aynı zamanda kendi medeniyet havzasında ekonomik, siyasi ve teknolojik iş birliklerine öncülük eden bir ülke olmalıdır.
Unutulmamalıdır ki devletler arasında ebedî dostluklar veya ebedî düşmanlıklar yoktur. Ebedî olan yalnızca millî menfaatlerdir.
Gerçek bağımsızlık; sadece güçlü bir orduyla değil, güçlü bir ekonomiyle, güçlü diplomasiyle ve güçlü alternatif ittifaklarla mümkündür.
Artık Türkiye, kendi millî vizyonunu daha güçlü şekilde ortaya koymalı; D-8’i yeniden etkin ve etkili hâle getirerek bölgesel iş birliklerini güçlendirmelidir.
Çünkü güçlü Türkiye; başkalarının kurduğu dengelerde yer arayan değil, kendi dengesini kurabilen, kendi eksenini oluşturabilen ve kendi kararlarını bağımsız şekilde verebilen Türkiye’dir.