1959 yılında Türkiye’yi ziyaret eden ABD Başkanı Eisenhower, havaalanından köşke, üstü açık bir Amerikan arabasıyla giderken yol boyunca sevgi gösterileriyle karşılanmış.
Ara ara arabası durdurulmuş ve folklor ekipleri oyunlar sergilemiş.
Otuz iki sene sonra George Bush, Temmuz 1991’de Türkiye’ye gelen
Amerikan başkanının havaalanından köşke geçişinde,
Birkaç tane şaşırtmaca yol güzergâhı hazırlanmış,
Zırhlı arabalara başkanın benzerleri ayrı ayrı bindirilmiş,
Bin Amerikan polisi ve Türk polisi güvenliğini sağlamıştı.
Hatta gazetelerde, tuvalette çıkardığını, Amerikan poşetine koyup ülkelerine götürdükleri yazılmıştı.
Nereden nereye... Her geçen gün güven duygusunu artıracak yerde bütün kinleri üzerlerine çekmişler.
Futbol olimpiyatlarında Amerikan kalesine giren her golde dünya ayağa kalkmakta.
Fransa’dan gelen uçaklara bile güvenememekte ve Fransa teröristlere göz yummuş olabilir vesvesesiyle hareket etmekte.
Meksika’dan ve kan akıttığı, can aldığı, soygun yaptığı ülkelerden yurda giren her şahsı, teröristin adamı zannetmekte.
Bir tek şehrin her tarafına yüz binlerce kamera yerleştirerek kendi vatandaşından dahi şüphelenmekte.
Şüphelenmekte haklı.
Çünkü 19 Nisan 1995 tarihinde Amerika’nın Oklahoma City’de devlete ait bir binayı bombalayan, 30’u çocuk 168 kişinin ölümüne sebep olan Timothy McVeigh (33) Amerika’nın eğittiği canlı bomba idi.
Timothy, Körfez harbinde komutanlarının emrine uyarak Iraklı, İranlı, Suriyeli, Lübnanlı kadın, çocuk, genç, ihtiyar yüz binlerce Müslüman öldürenlerin, Türkiye’ye milyarlarca dolar zarar verenlerin arasında yer aldığı için kendisini yetiştiren Amerika devleti tarafından ödüllendirilmişti.
Şimdilerde Amerika’ya dönen yüz otuz bin Orta Doğu katili Amerikalı askerler sivil hayatta ne yapacaklar dersiniz?
Amerika, bu yüz binlerce insanın ardına yüz binlerce polis takmak zorunda.
Delirenin ne zaman ne yapacağını kimse kestiremez.
Müslüman, birinci derecede şahsiyet sömürüsüne karşıdır.
Yer altı ve yer üstü kaynakları ile alın teri sömürüsü şahsiyet sömürüsünden sonra gelir.
Çünkü yaratılan her şey insan için, insan da Allah’a kulluk için yaratılmıştır.
Eskiden komünist iken “GO HOME” diyenler, şimdilerde Amerikancı olmuşlardı ama “Amerika’nın durumunu yeniden irdelemeliyiz.
Altmışlı yılların sömürü anlayışı yok oldu. Bilgisayarlar, robotlar, teknoloji çıkalı alın teri sömürüsü yapılmıyor. Bizi sahipsiz bırakmayın” diyorlar.
İnsanımızın imanını, benliğini çalacaklarına altınımızı, mahsulümüzü, madenlerimizi çalsalardı, kurtuluşumuz daha kolay olurdu.
Bizimkiler benliğini yitirince, ne yapacağını bilemez hale gelince adamlar çıkıyor ve akıl veriyorlar:
“Anayasalarınız benim yasaya ters düşmeyecek.
Askerin nizamnamesi benden alınacak.
Otelleriniz benim vatandaşımın rahat edeceği şekilde hazırlanacak.
“Amerikan barı” olmayan otellere yıldızlı ruhsat verilmeyecek.
İçki içmeyenler yönetici kadrolarına getirilmeyecek.
İslam’ın devlet olması fikri öldürülecek.
İslâm birliğinden laf edilmeyecek” diye emirler veriyor.
Müslüman olduğu halde imanı zayıflardan bir kısmı, “Amerikan askeri gücü karşısında bizim duracak dermanımız yok” diyorlar.
Bunlar, kâfir komutan Calut’un askerleri karşısındaki Müslüman komutan Talut’un askerleri arasındaki imanı zayıfların;
“Bugün Calut ve ordusuna karşı bizim dayanacak gücümüz yok” diyenlerin söylediğini tekrarlıyorlar. (Bakara Süresi, ayet 2/ 249)
Ama Kur’an-ı Kerim’den öğrendiğimize göre; Talut, o azıcık ordusuyla Allah’ın izniyle Calut’a galip gelmiştir.
Hz. İsa’nın getirdiği mesaj zalim Roma’nın ordularını Müslüman etmiştir.
Bir avuç deve çobanı Arap, Müslüman olduktan sonra dünyanın iki imparatorluğuna (Pers ve Bizans) son verdiler.
Kudüs’te ve Kadisiye’de ALLAHU EKBER=EN BÜYÜK ALLAH’TIR dediler.
İnşallah Beyaz Saray’ın tepesinde Bilâl’lerden birinin ezan okuması da pek uzak değildir.
“Firavun’un gücüyle biz, (Musa’ya) galip geleceğiz” (Şuara 44) diyenler mağlup oldular.
“En güçlü biziz” (K.Kerim 27/33)
“Ekonomik ve askeri güce en fazla biz sahibiz.” (K.Kerim 34/35)
“Bizden daha güçlü kim var?” (K.Kerim, Fussilet 15) diyenlerin yurdunda İslam’ın sesi yükseldi.
İmanlı, azimli ve sabırlı az topluluğun, inkârcı, haksız ve zalim çok topluluğa galip geleceğini bildiren Rabbimiz, peygamberlerine karşı çıkan Yahudilerin bir yanlışını haber verirken bizi de uyarır:
“Dediler ki: "Ey Musa, orada zorba bir kavim vardır. Onlar oradan çıkmadıkça biz oraya katiyyen girmeyiz. Eğer onlar oradan çıkarlarsa, biz gireriz."” (Maide 22)
“Musa'nın kavmi: "Ey Musa, onlar orada kaldıkça biz oraya hiçbir zaman girmeyiz. Sen ve Rabbin gidiniz ve onlarla harp ediniz. Biz burada oturacağız" demişlerdi.” (Maide 24)
Bu sözü söylemenin cezasını bu dünyada çektiler ve kırk yıl çölde şaşkın şaşkın dolaştılar durdular.
Günümüzde parmağını dahi kıpırdatmayan bazı Müslümanlarımız, “Allah, Müslümanlara niçin yardım etmez?” diye soru sormakta.
Allah, yardımını kul eliyle yapmakta olduğunu bu ayetleriyle bize bildiriyor.
Burada hatırınıza “Bizim şu cılız gayretlerimizle mi?” sorusu gelebilir.
Saatte yirmi kilometre hızla giden dozere, karşı yönden gelen ve saatte iki yüz kilometre hız yapan soyguncunun taksisi çarparsa, kendisini helak etmede birinci derecede kendisi yardım etmiştir.
Müslüman, o soyguncuya da yardım elini uzatır, hastaneye yetiştirir, uyum sağlarsa ona kan da verir ve karşılığında gavurluktan vazgeçmesini ister.